BİNDALLI

BİNDALLI

Hızlı adımlarla ilerliyorlardı. Hiç konuşmadan. Önde Klarnetçi Cevat, arkada güzel kızı Esma.

Tarihi çarşıları, başı kalabalık tezgahları, çığırtkan seyyar satıcıları hiç tınmadan geride bırakıyor, insan seline bata çıka ilerliyorlardı.

Esma, caddenin iki yakasında sergilenmekte olan allı pullu giysilerden, dantelli iç çamaşırlarından, işlemeli yatak örtülerinden, saten geceliklerden gözünü alamıyor, babası ile arasındaki mesafeyi korumakta zorlanıyordu. Elindeki poşeti sıkı sıkı tutuyor, arada kaldırıp altına bakarak Mısır Çarşısı’na komşu aktardan satın aldıkları kınanın dökülüp dökülmediğini kontrol ediyordu.

Klarnetçi Cevat, sigara üstüne sigara yakıyordu. Herkesin kumaşını, plastiğini, simini, pulunu, dikişini, sesini, itibarını, akrabasını, tecrübesini, sermayesini, geleceğini bas bas satışa çıkardığı memleketin en büyük pazarının göbeğinde, hiç kimseden, hiçbir şeyden etkilenmiyor, iri gövdesiyle kalabalığı yara yara ilerliyordu.

Esma ilk kez geliyordu buralara. Otobüsten inip, ürkek bir güvercin gibi Eminönü Meydanı’na ayak bastığından bu yana kalbi küt küt atıyordu. Haftalardır, aylardır, esasında çocukluğundan beri bu günü bekliyordu.

Ya çelimsiz vücuduna uygun beden bulamazlarsa, ya paraları yetmezse, ya babası son anda vazgeçerse diye ödü patlıyordu aslında. Derken birdenbire rüyalarındaki o sahne, aynaya yansımış bembeyaz gelinliğin içindeki görüntüsü çakıyordu zihninde. İstemsiz gülümsüyordu.

Dudaklarını ısırıyor, kah azgın nehirler gibi akan, kah daralıp kıvrılarak tıkanmaya yüz tutan sokaklarda, tarihi han avlularında, pasaj oluklarında bilinçsizce sürükleniyordu.

Babası, Eminönü’nden beri iki adım önden yürüyordu. Kendini çaresiz hissettiği anlarda olduğu gibi, anacığının ruhu tutuyordu yine Esma’nın heyecandan buz kesmiş elini.

Birden elinin, ona bir şey söylemek istercesine sıkıldığını hissetti.

Başını kaldırınca tam karşısında, rüzgarla bir etekleri uçuşan kırmızı bindallıyı gördü. Pırıl pırıl atlastan yapılmış, altın rengi çiçek ve dallarla bezenmişti. Sultanlara layık bir kaftan gibi salınarak kim bilir hangi şanslı genç kızın kına gecesini taçlandırmayı bekliyordu.

Anacığının, sağ olsaydı ne yapıp edip o bindallıyı ona giydireceğini sezdi, Esma. Öteki dünyada bile rahat durmuyordu baksana. Zaten hep böyle ince düşünmekten göçmüştü erkenden. Aklına koyduğunu ardında bırakamamaktan. Herkese, her şeye meydan okumaktan… Sevdikleri için kendini ince ince tüketmekten.

Kınayı o yakacaktı halbuki Esma’nın eline. “Kına yakmak ne kelime, Roma’yı yakacağım ben o gün” derdi. Küçük gülerdi aslında anacığı. Esma’ya gelince kocaman…

Cevat göz ucuyla kollayageldiği Esma’yı göremeyince, ilk kez durdu. Arkasına döndü. Esma’nın bakışları askıdaki bindallıya kilitlenmişti. Babasına yetişmek istiyor, ama sanki bir güç elinden tutmuş hızlanmasına engel oluyordu. Kızının mahsun, güzel yüzüne baktı: Gözünden yanaklarına sicim gibi iki damla yaş iniyordu.

“Yapma be kızım” diye mırıldandı, sigarasının kalanını sert bir fiske ile mazgala doğru fırlatırken.

Zor zamanlarda kafayı üşütmemek için yaptığı gibi, o gün de yaz sıcağını umursamadan kafasına yün bere takmıştı. Yola çıktıklarından beri gırtlağında büyüyen düğümü duman basarak ufaltmaya çalışmıştı. Konuşursa sesi titrer diye Esma’nın hep iki adım önünde yürümüştü. Bir an önce gelinlikçiye ulaşıp, daha fazla duygusallaşmadan, şu işi halledip kurtulmaktan başka bir şey istemiyordu.

Esma, bakışlarını bindallıdan kurtardığı an babasıyla göz göze geldi. Çenesi buruştu usulca. Titremeye başladı. Dudaklarını ısırmaya çalıştı. Beceremedi.

Ağlayarak babasına doğru koştu. Çocukken dizini kanattığında yaptığı gibi… Klarnetin ağızlığını kırdığında, ilk yalanı ortaya çıktığında, annesinden aldığı parayı rüzgara kaptırdığında olduğu gibi… Çocukluğundan beri (annesinin cenazesinde bile) yapamadığı gibi… Hüngür hüngür ağlayarak babasının kollarına bıraktı kendini.

Kızının başını omzuna bastırırken, Cevat’ın gırtlağındaki düğüm damla damla çözülüp gözünden akmaya başladı… En son ortaokula başladığı sene ağlamıştı. Esma’sına belli etmemeye çalışıyordu ama kör olasıca omuzlarının inip kalkmasına mani olamıyordu.

Etraflarından oluk oluk insan akıyordu. Esma babasının omzunu, çocukluğunu, annesinin elini bırakmak istemiyor, Cevat derin derin nefes alarak kendine gelmeye çalışıyor, beresini aşağa çekerek kulaklarına indiriyordu.

“Sen benim…” dedi sonunda… “Biricik kızımsın. Kılına zarar verirlerse bir dakika düşünme dön evine.”

Esma başını sallayıp kirpiklerini kırpıştırdı. Yanağı, babasının sırılsıklam ettiği omzuna yaslıydı.

Cevat, derin bir nefes aldı. Bir eliyle Esması’nın saçını okşamaya devam ederken diğeriyle cebindeki paketten bir sigara çekip ağzına götürdü. Aynı eliyle yaktı.

“Önce şu gelinlik işini bir halledelim hele. Paramız kalırsa dönüşte alırız ananın istediği bindallıyı da.”

Esma’nın omuzları titremeye başladı yine. Cevat, elinin tersiyle gözünü sildi.

“Olmadı, klarneti koltuğumun altına alır dolaşmadık düğün, meyhane bırakmam bu şehirde… Ne yapar eder, o kaftanı, senin kına gecene yetiştiririm.”

Esma ıslak ıslak gülümsedi babasına. Yanağına bir öpücük kondurdu. Cevat elini tuttu kızının. Öteki elini işaret etti, Esma. Cevat anladı. Diğer elini tutup sıktı. Üçü beraber gelinlikçiye doğru hızlı adımlarla yürümeye koyuldular.

Öyküyü Paylaşın:

Bu Kareli Öyküleri okudunuz mu?

TAHTA KÖPRÜ

“O karnaval gecesi, dönme dolap biz en yukarıdayken durunca önce yüreğim ağzıma gelmişti. Bilirsin, hayatım boyunca gölgemden bile korktum ben. Ama sen yanımdayken asla.” Yaşlı adamın buruşuk, solgun elini tutuyor. Parmaklarını, parmaklarının arasına geçiriyor. “O gece böyle tutuyordun elimi. Dönme dolap durunca daha da sıkı tuttun. Sen yanımdayken bana hiçbir şey olmayacağına inandım o an. Elektrik hiç gelmese de, gökyüzüne asılı o beşikte sonsuza dek seninle baş başa sallanabilirdim…”

SAKALLI

Merkez Havana’nın her türlü olasılığa açık ara sokaklarında büyülenmiş gibi dolaşıyordum. İspanyol sömürge devrinden kalma yıpranmış rengarenk binaların dantel gibi işlenmiş rölyeflerini incelerken, balkonun birinden gülümseyen kahverengi tenli bir kadınla göz göze geliyor; onun sallandırdığı sepete buz gibi Küba birası ve papaya koyan altın dişli zencinin yanından geçerken, sarmaş dolaş bir çift taşıyan tenteli bir bisiklet tarafından ezilme tehlikesi geçiriyor…

TARHANA ÇORBASI

Poyraz deniz tarafından bıçak gibi soğuk ve keskin esiyor. Ortaköy’ün daracık, loş sokaklarında üç gölge titreşerek ilerliyor. Esma, babası ile babaannesinin arasında isteksizce, tabanlarını arnavut kaldırımına sürte sürte yürüyor. Paltosunun rengi gibi al al olmuş yanaklarını şişirerek kendi uydurduğu tekerlemeyi söylüyor: “Çok yoruldum… Çok acıktım… Çok üşüdüm… Çok yoruldum… Çok acıktım…”

FIRFIR HÜSNÜ

Sabah dokuz dedin mi Kariye Müzesi’nin önündedir. Sol elinde bir salkım çıngıraklı topaç. Sağ elinde ucuzundan bir dal sigara. Yakalar kalkık. Surat asık. Turist olmaz pek o saatlerde. Olsun da istemez. Olmasın diye biraz erken gelir zaten. Tarihi kiliseye karşı oturur. Dumanı basar ciğerine. Arka taraftaki Pembe Köşk adlı kafeden tanıdık bir ezgi yükselir muhakkak. Romana tüm ezgiler tanıdık… Alır onu, kendi tarihine götürür.

Tgumusay Yazar:

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir