KIYI

KIYI

Kendini bildi bileli kendisi olamamıştı. Uslu, başarılı, saygılı, alımlı, özenli, uyumlu, tutumlu, ölçülü, dengeli, mesafeli olabilmiş ama kendisi olamamıştı. Bunun farkına yeni yeni, on dokuzundan gün aldığı ilk günlerde varıyordu.

İstanbul’a geleli birkaç ay olmuştu henüz. Yurtta kalıyordu. Oda arkadaşları ile iyi geçiniyor, fakültede ders kaçırmıyordu. Annesi ile konuşuyordu her gün muhakkak. Ailesi onunla gurur duyuyor; bir o kadar da başkalarına, şehre, devre güvenmiyordu.

Bir sabah Boğaz kıyısında, güvercinlerle martıların arasında yüzünü rüzgara vermiş, elleri ceplerinde dalgaları seyrederken sormuştu ilk kez kendisine:

Karaya sağlam basmak mı istiyorum ben, denizde serüvene atılmak mı? İstanbul’a mı ait olmak isterim, memleketime mi? Güvercinler gibi sürünün parçasıyken mi daha huzurluyum, martılar gibi hür ve yalnızken mi? Erkeklerin benden uzak durmasını mı istiyorum aslında, yoksa etrafımda dört dönmelerini mi? Yapmam gerekenleri yaparak, olmam gerektiği gibi biri olarak mı geçireceğim hayatımı; olasılıkları deneyerek, hatalar yaparak, aslında kim olduğumu arayarak mı?

O sabahtan sonra tereddüte bulanmıştı yaşamı, yaprak gibi titremeye başlamıştı. Her yaptığı biraz eksikti. Biraz korkakça, biraz düşüncesizce, biraz abartılı, biraz sığ, biraz samimiyetsiz… Her düşündüğünden biraz suçluluk duyuyordu. Her yapmadığından biraz pişmanlık…

Annesi ile telefon görüşmelerinin ardından eskisi gibi rahatlamış hissetmiyordu artık kendini. Ya onu mutlu etmiş ama içinden geçenleri hiçe saymış oluyordu çünkü ya da iyiliğini herkesten çok düşünen biricik ailesine yalan söylemiş…

Gece yurttaki odalarının ışığı kapanıp diğer kızlar birer birer uyuyakaldıktan sonra dönüp duruyordu yatağında. İradenin ne demek olduğunu sorguluyordu mesela. Cazip geleni değil, doğru olanı yapabilme gücü mü? Ne yapması gerektiği konusunda kendisinin tek karar verici olabilmesi mi? Kendine hakim olabilen midir, iradesi güçlü kişi? Kendini olduğu gibi ortaya koyabilen mi?

Özgürlük neydi peki… Dilediğini yapabilmek mi? İstemediğini yapmamak mı? Değer verdiklerine teslim olmak mı? Kişinin kendini sevebilmesi başkaları tarafından beğenilmesine mi bağlı? Aynı anda hem aile, hem arkadaşlar, hem de erkekler tarafından beğenilmek mümkün mü?

Uykusunu alamamış, kafası kazan gibi kalkıyordu yataktan. Bazı sabahlar derse girmiyor, Boğaz kıyısına iniyordu tek başına. Boğaz her defasında başka… Masmavi oluyordu kimi gün, güneşin neşesine ayak uydurmuş. Bezen derinlemesine lacivert. Hava puslu, bulutlu ise o da bir o kadar keyifsiz, kül rengi ya da açık gri… Hava bıçak gibi soğuksa ama netse alabildiğine, basbayağı yeşil. Su yeşili…

Hafif çırpıntılı kimi gün, başını döndürüyordu çok bakarsan… Bazen süt liman; yekpare bir katman gibi karşı yakaya uzanan. Bazı gün de insan boyunda dalgalarını çarpıyordu kıyıya, tankerin birini ya da lodosu bahane ederek…

Boğaz ona öğretiyordu. Hem her gün başka, hem de bir o kadar kendisi olmanın mümkün olabildiğini. Hem gemilerin, insanların kaldırılabileceğini; hem balıklara yosunlara yuva olunabileceğini. Bir gün mazotunu bırakan motorun ya da çöpünü boşaltan büfecinin acımasızlığıyla kirlenip, ertesi gün yine cam gibi berrak olunabileceğini.

Denize baktıkça, karasız yapamayacağını da kavrıyordu beri yandan. Açılmak güzeldi ama istediğinde dönebileceğini bildiğin zaman. Coşkuluyken çırpınmak iyi geliyordu da, yorgun düştüğünde kıvrılıp uzanmak gerekiyordu. Balıklar suya, kuşlar denize aitti sonuçta. İnsanlar her yere… Ama diğerleri gibi, en çok doğdukları yere…

Yakamozu takip ederek Kız Kulesi’ne kadar çırılçıplak yüzmek geçiyordu bir gece içinden. Sevgilisini orada bulacağını hayal ediyordu. Ertesi sabah çiseleyen yağmura bile katlanamıyordu. Galata Kulesi gibi yere sağlam basan, babası gibi bir erkeği olsun istiyordu bu kez. Onun gibi karasal birine bağlanmak, Boğaz’ın kıvrımlarına onun pencerelerinden bakmak, seller götürse de dünyayı, külahının siperine sığınmak…

Kafası karışıktı hep. İradesi zayıf. Kendine yabancıydı hiç olmadığı kadar. Kendi seçimi sandıkları, biraz deşince hep başkasına ait çıkıyordu… Düşündükçe eriyordu benliği, yaşı büyüdükçe kişiliği ufalıyordu.

Kendi olmanın biri olmaktan; onun da önce hiç kimseleşmekten geçtiğini kavrıyordu yavaş yavaş. Bir tek şeyi güçlü seziyordu bu arada. Yalnız sezmiyor, hissediyor, hissetmekle kalmıyor, içindeki derinlikten onay alıyordu:

En fazla kıyıdayken; ayağı karaya sağlam basar, gözü denizi seyre dalarken kendisi olmaya yaklaşıyordu. Tam kıyıdayken, içindeki ve dışındaki her şey uyum içinde titreşiyor; bazen karadan, bazen denizden esen rüzgar, var oluşunun bir rıhtım gibi denizle kara arasında uzanacağını fısıldıyordu.

Öyküyü Paylaşın:

Bu Kareli Öyküleri okudunuz mu?

ALTIN SABAH

O sabah, hiç sabaha benzemiyordu. İstanbul aydınlanamamış, silueti sulu boya gibi dağılmıştı. Gökyüzünün ağzından burnundan buhar çıkıyordu; maviyi unutmuş, buluta üşenmiş, geceyi kaçırmıştı. Boğaziçi zeytinyağlaşmıştı.

SEV BENİ

Kemancı coşmuştu: “Sözler eksik bizde Yenge. Bundan sonrası sende…” Kadın, bakışlarını Erkek’e kilitledi. Sanki sözleri o yazmış, besteyi o yapmış, şimdi de şarkısını taş plağa kaydediyordu. Alay eder gibi başlıyor, yemin eder gibi bitiriyordu. Gözleri Erkek’ten başkasını görmüyordu.

AYNALI CADDE

Bu toprakların insanları korkar aynalardan. Hele böyle köşe bucağı kaplayıp kaçacak delik bırakmayanından iyice korkar, uzak dururlar. Caddenin olağanüstü bir hali yoktur oysa. Gördüğünü yansıtabilir ancak. Herkesten, herşeyden; en yakın dosttan, sevgiliden, ana, babadan bile daha dürüsttür yani. Kollamaz ama dürüsttür.

TULUMBACI

Numan Ağa’nın kahvehanesinde alelade bir akşamüstü yaşanıyordu. Gedikpaşa Hamamı’ndan pelte gibi çıkmış bir grup kunduracı peykelere uzanmış huzur içinde kahvelerini höpürdetiyor, beyaz sakalları tütünden yer yer sararmış bir ihtiyar kapı ağzında çubuğunu tüttürüyor, uzun boyunlu bir yiğit gözlerini yummuş yanık sesiyle Erzurumlu Emrah’tan bir semai okuyordu.

Tgumusay Yazar:

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.