Yazar: Tgumusay

YARADILIŞ

“Sırtım Kule’ye, yüzüm Haliç’e dönük” demişti, son mektubunda. “Denizle karanın, yeryüzüyle gökyüzünün, yaşamla ölümün kıyısında; bitkin ama onurlu bir binanın çatı katındayım. Bu arafta kendimi buldum ben; ikimizden biri yıkılana kadar buradayım.”

Günlerdir onu arıyordu.

Otogar’a ayak bastıktan bir saat sonra elinde bavuluyla Galata Kulesi’ne çıkmıştı. Seyir balkonunda karşısına çıkan manzarayı soluksuz seyretmiş, gümüş rengi bir boynuz gibi eski İstanbul’un altını çizen Boğaz emanetine Haliç dendiğini öğrenmişti. İşinin sandığından çok daha zor olduğunu orada anlamıştı. Sırtı Kule’ye, yüzü Haliç’e dönük o kadar çok bina vardı ki, mektupta bahsedilen çatı katını bulmaya çalışmanın, samanlıkta iğne aramaktan farkı yoktu.

Ama ne o an, ne de sonrasında ona ulaşacağı konusunda en ufak bir ümitsizliğe kapıldı. Uzun süredir tekrarlanan ve her defasında biraz daha detaylanan rüyasının muhakkak bir manası, tercümesi olmalıydı. Artık İstanbul’a ayak bastığına göre, ona hiç olmadığı kadar yakındı.

***

Camları kırık, sıvaları dökük, kaderine terk edilmiş binalarla dolu bir sokakta başlıyordu rüya. Dört katlı, çürük bir apartmanın önünden geçerken, yukarıdan bir kanat çırpma sesi geliyordu. Başını kaldırıp sesin geldiği yöne bakınca çatıda bir martı silüeti ve en üst katın penceresinden sızan zayıf, sarı ışığı görüyordu… Demir sokak kapısının, camı kırılmış çerçevesinden içeri sokuyordu elini. Kilidin dilini güçlükle çekiyordu. Omzuyla yüklenince paslı kapı gıcırdayarak açılıyordu. Sonrası ürpertici, karanlık bir çekim gücü… Merakı giderek yerini korku, pişmanlık ve paniğe bırakıyordu. Ama o, iradesi esrarengiz bir güç tarafından ele geçirilmiş halde; ne durabiliyor, ne de geri dönebiliyordu. Kara büyü yapılmış gibi aniden demir tırabzana yapışıyordu eli; döne döne tavan arasına doğru çekiliyordu.

Sonra birden en üst katta nefes nefese kapıyı tıklatırken buluyordu kendini. Yanıt gelmiyordu. Daha kuvvetli vuruyordu. Ölüm sessizliği… Daha da kuvvetli. Nihayet bir tıkırtı duyuluyordu. Ayak sesleri toklaşarak kapıya doğru yaklaşıyordu. “Kim ooo?” diye bir ses yükseliyordu adımların bittiği yerden. Kadın mı, yoksa erkek sesi mi olduğu anlaşılmıyordu.

“Ben’im” diye cevap veriyordu. “Kardeşin!”

Sessizlik oluyordu. Uzun, zifiri karanlıktan da koyu bir sessizlik… Sonra kapının arkasındaki onlarca kilit sırayla açılmaya başlıyordu. Dakikalar sürüyordu bu. Ne çok kilit vurulmuş hayatına diye geçiriyordu içinden. Sabırsızlanıyordu. Nihayet kapı aralanıyordu ağır ağır. Kapı ile pervaz arasından altın rengi ışık sızıyordu. Çok güçlü, kapsayıcı, merhametli bir ışık… O, tam ortasında dikiliyordu kapı aralığının. Işık öyle güçlüydü ki; saçları, yüzü, giysileri, bedeni, altın renginin içinde eriyordu. İnsan olduğu anlaşılıyordu yalnızca. Hıçkırarak kollarını açmış, yaradılışı nasıl izin veriyorsa öyle olmaya çalışan; kardeşini, çocukluğunu çok özlemiş bir insan!

***

Yüksekkaldırım’da ucuz bir otel odasına yerleşmişti. Eflatuna boyalı, tuvaletsiz, lavabolu bir odayı Göz Hastanesi’nde tedavi gören gözleri bantlı yaşlı bir adamla paylaşıyordu. Sabahın ilk ışıklarıyla kalkıyor, koluna girdiği yaşlı adamı hastane girişine bırakıyor, sokağın başındaki poğaçacıdan sıcak bir poğaça alıp yola düşüyordu. Galata Kulesi’ne sırtını vermiş, Haliç sokaklarına birer birer girip çıkıyor, Perşembe Pazarı, Azapkapı, Şişhane, Tepebaşı ve Kasımpaşa’da hangi semtte olduğunu bilmeden yürüyor, yürüyordu.

Sırılsıklam ıslanıyor, açlıktan karnı kazınıyor, su toplamış ayakları sızlıyor ama o hiç durmuyor, mola vermeksizin yürümeye devam ediyordu. Parası da zamanı da kısıtlıydı; birkaç gün içinde Ankara’ya gitmesi, süresi dolmadan fakülteye kaydını yaptırması, öğrenci yurdunun harcını yatırması gerekiyordu.

***

Kasımpaşa’da yanından geçen kornalı asker uğurlama konvoyu, ağabeyini üniversiteye yolcu ettikleri günü düşürdü aklına. Ailecek peronun kıyısına dizilmiş, otobüsün kalkmasını bekliyorlardı. Babası neredeyse yiyordu filtresiz sigarasını. Kara kara duman ve öfke tütüyordu. Annesi baş örtüsünün ucuyla gizlice gözyaşlarını siliyordu.

Onunsa duyguları karmakarışıktı. Mahalle arkadaşlarının alay ve hakaretlerinden kurtulacağı, babası ile ağabeyinin giderek şiddeti artan kavgaları son bulacağı için rahatlıyordu bir yanı. Diğer yanıysa hayatta ona en çok inanan insanı; konu ne olursa olsun dikkatle dinleyen, yol gösteren, cesaretlendiren biricik ağabeyini yitirmenin sancısıyla kıvranıyordu.

O gün orada dikilmiş, hiç durmadan el sallarken, ağabeyinin az sonra kasabalarından ayrılacağını ve bir daha asla dönmeyeceğini sezmişti. Annesi de sezmişti bunu. O da artık gizli gizli değil, hıçkırarak ağlıyordu.

Ağabeyi ise buz gibi bakışlarla bakıyordu onlara. Dudağında donuk bir tebessüm; her zamanki gibi tedirgin ve hiç olmadığı kadar umutlu.

***

Kasımpaşa’da yaşayanlara Galata Kulesi’nin en son nereden göründüğünü sordu. Tuhaf tuhaf baktılar yüzüne. Yürüdü o da. Daha hızlı yürüdü…

Kule’yi görebileceği bir nokta arıyor, sonra ona sırtını veriyor ve Haliç’e bakan binaları tarıyordu. Kimisinin altında dükkan, kahvehane, tamirci oluyordu. Kimisi betebe kaplı “maşallah” mozaikli aile apartmanları… Öyle geleneksel mahalleleri, muhafazakar sokakları vakit kaybetmeden geride bırakıyordu.

Hızlı hızlı yürürken, ikide bir başını çevirip Kule görünüyor mu diye kontrol etmekten boynu tutulmuştu. Az beslenip çok yürümekten bir haftada avurtları çökmüş, topukları yara olup kabuk bağlamış, tekrar soyulmuş, daha beter yara olmuştu.

Ama o ne şikayet ediyor, ne de ümidini yitiriyor; yürüdükçe geçmişiyle yüzleşiyordu. Hasır altı ettiği hatıralar, İstanbul’un arka sokaklarında bir bir karşısına çıkıyordu.

Kendi halinde bir kırtasiye dükkanına giren okul formalı bir çocuğa takılıyordu gözü mesela. Aynı o günkü gibi ılık bir Eylül akşamüstüsü, okul kitaplarını almak için Nusret Amca’nın kırtasiye dükkanına gitmişlerdi babasıyla. Nusret Amca her sene okullar açılmadan mal almaya İstanbul’a gelirdi. Onları kapıda görünce başıyla işaret edip dükkanın kuytu köşesine yönelmişti. “Bak kardeşim” demişti babası karşısına gelince. “Sen benim kan kardeşimsin.” Elini omzuna atıp yüzünü iyice yüzüne yaklaştırmıştı. “Merak etme bu söyleyeceğim aramızda sır olarak kalacak…”

Sonra bıyıklarını ısırmayı bırakıp, Beyoğlu’nun ana caddesinde ona rastladığını söylemişti, sözde fısıldayarak… Yüzünde bir parmak makyaj olduğunu… Kadın gibi giyindiğini… Nusret Amca’yı tanıyınca, kendisi gibi giyinmiş kart sesli iki arkadaşıyla beraber koşar adım, karanlık ara sokaklarda gözden kaybolduğunu…

***

Gitgide uzaklaşıyordu Galata Kulesi’nden… Nusret Amca’dan… Babasından… Çocukluğundan… Kule’den uzaklaştıkça rüyasından da uzaklaşıyordu..

Bir gece uykusundan annesinin feryatları ile uyanmıştı. Yatağından fırlayıp koridora çıktığında annesini babasının ayaklarına kapanmış, yalvararak onu durdurmaya çalışırken bulmuştu. Babası bir eliyle bavulunun kulbunu sıkıyor, diğer eliyle annesini itiyordu. Hem oğlunu, hem kocasını yitirirse yaşayamayacağını haykıran karısına, “o ne idüğü belirsize oğlum demeyi kes!” diye bağırıyordu. “Peki ben… O namussuz, kadın kılığında piyasa yaparken ben yaşıyor muyum?”

O gece annesiyle epey dayak yemiş ama babasının İstanbul’a gitmesini engellemişlerdi. Ertesi gün annesi bavulu çeyiz sandığına saklamış, kilitlediği dolabın anahtarını da bir daha kolyesinin ucundan çıkarmamıştı.

***

İstanbul’a gittikten üç ay sonra ağabeyi bir veda mektubu yazmıştı annesine. Hepsini teker teker çok sevdiğini söylüyordu. Onları üzdüğü, özellikle babasını hayal kırıklığına uğrattığı için çok acı çektiğini; hiçbirinin bunu hak etmediğini, ama kendisinin de yaradılışına aykırı bir hayata mecbur edilmeyi hak etmediğini; İstanbul’da kendisi gibi arkadaşlar bulduğunu ve adeta yeniden doğduğunu yazıyordu.

Annesi onun artık kozasını yırtıp kanatlandığını, bir daha çıktığı kabuğa geri dönmeyeceğini anlamıştı. Bu kopuştan ötürü derin bir acı duyarken, yavrusunun mutluluğu için her fırsatta ellerini açıp dua etmeyi ihmal etmiyordu.

Babası insan içine çıkacak yüzü kalmadığını söyleyerek işi bırakmıştı. Artık kahvehaneye, birahaneye gitmiyor; mecbur kalmadıkça gülleri dışında kimseyle konuşmuyor, beş vakit namaz kılıyordu.

Küçük oğlu son sınıfa başladığında, kesin bir dille onu dershaneye gönderecek parası olmadığını beyan etti. Kısmen doğruydu. Öte yandan, onun da büyük şehre gidip yoldan çıkmasından korkuyordu.

***

Sabahın köründen gece yarılarına kadar yoldan çıkmamaya dikkat ediyor, büyük şehrin engebeli kaldırımlarında kör topal yürüyor, yürüyordu. Parası tükenmek üzereydi. Üstelik son kayıt tarihine bir gün kalmıştı. Taksim’deki yazıhaneden Ankara otobüs biletini aldıktan sonra Tarlabaşı’ndan Şişhane’ye indi. Akıl danıştığı Siirtli bir avizeci, “Hemşerim buralarda öyle bahsettiğin gibi Haliç manzaralı izbe bina pek olmaz. Sen en iyisi Perşembe Pazarı taraflarına bak” deyince Yanıkkapı’yı ve Arap Camisi’ni geride bırakarak Tersane Caddesi’ne ulaştı.

Tıka basa mal dolu hırdavatçıları, zincircileri, elektrikli el aleti bayilerini, pilavcıları, kokoreççileri, muslukçuları, beş asırlık bedesteni geride bıraktı. Sahil tarafında sokaklar çamurlu, binalar sıvasız, martılar telaşsızdı. Süresi gitgide daralıyordu. Rüyasına giderek yaklaştığını hissediyordu.

***

Bir akşam ağabeyinin kasabadaki tek arkadaşı, Terzi Nihat Amca’nın oğlu Nedim Ağabey onu kuğulu çay bahçesine çağırmıştı. Kibar bir delikanlıydı. Çok güzel kadın giysileri diker, provalarda kasabadaki tüm dedikodulardan haberdar olurdu.

Birer çay ısmarladıktan sonra etrafı kolaçan edip, her ihtimale karşı kulağına doğru eğilerek, ağabeyi ile mektuplaştıklarını söylemişti. Ağabeyi en çok onun nasıl olduğunu sorardı. Nedim Ağabey de son mektubunda babasının onu dershaneye göndermediğini söylemişti… Tam burada anlatmayı kesip montunun iç cebinden bir tomar para çıkarmış, masanın altında onun eline tutuşturmuş; biricik kardeşinin de kendine ait bir hayat kurabilmesi için ağabeyinin bunu ona gönderdiğini söylemişti.

Kuğuyu izler gibi yaparak göz yaşlarını gizlemeye çalışmıştı bir süre. Nedim Ağabey kalkmaya yeltenince, teşekkür etmek için ağabeyinin adresini rica etmişti. Nedim Ağabey, adresini kimseyle paylaşmaması konusunda ağabeyinden kesin talimat aldığını ama mektubunu ona getirmesi halinde kendi yazdıkları ile birlikte İstanbul’a gönderebileceğini ifade etmişti.

Babasına burs aldığı yalanını söyleyerek başladığı dershanede, öğrenim hayatı boyunca hiç olmadığı kadar başarılı olmuş; İstanbul üniversitelerini yazması yasaklanınca, Ankara’da istediği fakülteyi kazanmayı bilmişti.

Babasına kayıt tarihini bir hafta erkene çekerek bildirmiş, yolda Ankara otobüsünden inip doğruca İstanbul’a gelmişti. Cebinde ağabeyinden aldığı son mektubu taşıyordu. Onu aramak için İstanbul’a geldiğinden, Nedim Ağabey’in bile haberi yoktu.

***

Akşam hava kararırken oteline döndü. Lavaboda elini yüzünü yıkadı. Oda arkadaşının tek gözünün az da olsa görmeye başladığını öğrenince sevindi. Gün içinde birkaç kez terleyip kurumuş gömleğini çıkardı. Ertesi sabah erken ayrılacağı için yıkamadan bavuluna yerleştirdi. Resepsiyonda hesabını kapattı. Veda turu için Yüksekkaldırım’dan aşağı inmeye başladı.

Galata Köprüsü’ne kadar yürüdü. Balıkçılar arasında bulduğu ilk boşluğa sokularak demir korkuluklara yaslandı. Altın rengi bir hare eşliğinde minareleri göğe yükselen Süleymaniye’yi uzun uzun seyretti. Belki henüz ağabeyini bulamamıştı ama bu baş döndürücü kente şimdiden aşık olmuştu.

Başını Galata tarafına çevirdi. Motorlar iskeleye yanaşıp ayrılıyor, martılar balık halinin etrafında dört dönüyordu. Birden dondu kaldı! Çatısına yavru bir martı konan kum rengi binayı görür görmez tanıdı: Birinci katı kepenkli, ikinci katı dikdörtgen pencereli, üçüncü katın pencereleri kemerli, çatı katınınkiler Pimapen’li…

Koşmaya başladı. Alt geçide inen merdivenleri üçer beşer atlayarak geride bıraktı. Köşede olta ve balıkçı malzemeleri satan dükkanın önünden dar, çamurlu sokağa saptı. Kum rengi binanın önünde durdu. Rüyasındaki apartman onun bitişiğindekiydi! Emin olmak için saydı. Bir, iki, üç, dört katlıydı. Gözlerini kısarak baktı. En üst katın penceresinin kenarından altın rengi bir ışık sızıyordu. Apartmanın girişine yöneldi. Demir sokak kapısının camı kırılmış penceresinden elini güçlükle sokarak kilidin dilini çekti. Omzuyla yüklenince paslı kapı gıcırdayarak açıldı.

Sonrası demir tırabzanlar… Karanlık bir çekim gücü… Zifiri sessizlik… “Ben’im… Kardeşin!”

Ayak sesleri… Açılan kilitler…. Kilitler… Kapsayıcı, merhametli bir ışık… Ve o ışığın içinde saçları, yüzü, giysileri, cinsiyeti eriyen, yaradılışları nasıl izin veriyorsa öyle var olmaya çalışan iki insan…

Ağabeyi hıçkırarak, dev bir martı gibi kanatlarını kocaman açarak; biricik kardeşine, çocukluğuna, köklerine hasretle sarılıyor. O doğduğu günden bu yana; kardeşi ise ağabeyi evden ayrıldığından beri ilk kez kendini tamamlanmış hissediyor. Bir daha asla birbirlerini eksik bırakmamaya, sessizce söz veriyorlar.

Sırtlarını Galata Kulesi’ne dayıyorlar. Sabaha kadar denizle karanın, yeryüzüyle gökyüzünün, yaşamla ölümün kıyısında el ele oturup, üzerine rengarenk Köprü ve Cami ışıkları dökülen Haliç’i seyrediyorlar.

Öyküyü Paylaşın:

Bu Kareli Öyküleri okudunuz mu?

DEDEMİN KANTİNİ

Ayrıntılarını bu kadar canlı hatırladığım en eski tarihli anım… Sabah saatlerinde turuncu renomuzla Uzunköprü subay lojmanlarındaki evimizden yola çıkmış, akşamüstüne doğru Gönen ilçe sınırına ulaşmışız. Heyecandan yerimde oturamıyorum. Arka koltukta zıplayarak şarkılar söylüyorum. Aslında prova bu; az sonra dedemlere ne kadar büyüdüğümü göstermeye hazırlanıyorum.

Babam arabanın kontağını kapatır kapatmaz; arka kapıyı açıp arnavut kaldırımına fırlıyorum. Dedemlerin müstakil evinin sokak kapısına beş altı basamak tırmanarak çıkılıyor. Gözüm el şeklindeki tokmakta. Ama henüz boyum ona yetişmiyor. İçinde numara yazılı tarçın rengi kapı kolunu tutuyorum. Yarı şeffaf; akide şekerine benziyor. Kapıyı tokmak büyüklüğündeki küçücük ellerimle yumruklamaya hazırlanırken ucu delikten dışarı sarkmış ipi fark ediyorum. Hiç düşünmeden çekiveriyorum. Kapı gıcırdayarak açılıyor.

Loş hole hırsız gibi, ses çıkarmamaya dikkat ederek adım atıyorum. Hemen girişte bir sedir. Altı küçük kavunlarla dolu. İçerisi serin. Huzur, iyilik, düzen kokuyor. Ortalıkta kimse yok. Salondan duvar saatinin tik tak sesleri geliyor.

Koridoru koşarak geçip, mutfağa giriyorum. Solda alçak bir tezgah, üzerindeki açık rafa dizili çiçekli tabaklar, onun devamında maşınga sobası. Mis gibi, fırından yeni çıkmış taze poğaça kokuyor. Üstü gazeteyle örtülmüş tepsi yerde, bardacık eriği dolu sepetin yanında duruyor. Üzerindeki beyaz örtüye kırmızı, yeşil biberler serilmiş sedirin yanından, acı biber kokusunu içime çekerek bahçeye çıkıyorum.

Asmanın altındaki terliklerden, daha küçük oldukları için babaanneminkileri ayağıma geçiriyorum. Sardunya kokusu başımı döndürüyor. Asma yapraklarının arasından sapsarı ışık hüzmeleri iniyor. Sundurma ıslatılmış. Muşamba örtülü masada yıkanmış üzüm dolu emaye bir tabak duruyor.

Bir gözüm mutfakta; babamlar gelmeden sürprizi ben yapmak istiyorum. Bahçe tarafına bakınarak bir hareket arıyorum. Yeşilliğin ucu bucağı gözükmüyor. Dikkatli bakınca elma ağacının arkasında domatesleri sulayan hortumu fark ediyorum. Birkaç adım daha yaklaşıp görüş açımı değiştiriyorum.

Dedem orada! Kısa beyaz saçları, açık alnı, gri badem bıyığı, tiril tiril beyaz gömleği, titreyen eli, bahçe sularken giydiği kahverengi çizgili pijama altı ve deri terlikleriyle; sonraki yıllar boyunca da neredeyse hiç değişmeyecek zaman dışı görüntüsüyle elma ağacının gölgesinde dikiliyor.

“Dedeee” diye bağırarak çiçek tarhları arasındaki toprak yoldan koşmaya başlıyorum. Şaşırıyor. Hortumu usulca yere bırakıyor. “Oooo kocaman olmuş bu aslan parçası” diye bağırıyor. Kucaklaşıyoruz. Meğer dedem kendi çocuklarına bile sevgisini pek öyle açık etmezmiş. Beni sımsıkı göğsüne bastırıyor. Tıraş köpüğü, limon kolonyası ve seccade kokuyor. Kocaman olduğum fark edildiği için gururlanıyorum. Acaba bana bir şey almış mıdır diye meraklanıyorum.

Hep birlikte salondayız şimdi. Büyükler kendi aralarında konuşurlarken sıkılıyorum. Ayağa fırlayıp ortalıkta koşuşturmaya başlıyorum. Kerpiç evin rabıtalarında zıpladıkça, antika vitrinin camları zangır zangır titriyor. Bu güç gösterisi hoşuma gidiyor. Babaannem uyaracak oluyor; dedem hoşgörülü bir bakışla onu susturup, evin kapısı kapalı tek odasına giriyor. Az sonra bir Çokomel, iki sakız ve bir çikolatalı gofretle geri geliyor!

Hediyeler avuçlarıma sığmıyor! Bu kadar çok ganimeti bir seferde almamışım hiç. Annemin sözünü dinleyerek dedemin titreyen elini öpüp teşekkür ediyorum. Çokomel’imin ambalajını dişimle yırtıyorum. İlk lokmayı tadını çıkara çıkara ağzımda döndürürken, yarım küre şeklindeki çikolata kaplı bulutsu kesiti, bir mucizeye tanıklık eder gibi hayranlıkla inceliyorum. İkinci ısırıktan önce babamın kulağına eğilip, “Dedemin kantini mi o oda?” diye soruyorum.

Bu soruma dakikalarca gülünüyor. Dedemle babaannemin yatak odasının adı o günden sonra “Kantin” oluyor.

Sonraki yıllar boyunca da dedem o evde bulunduğum her akşam, fötr şapkasını askıya astıktan sonra önce Kantin’e giriyor. Sonra titreyen elinde seveceğim birkaç parça çikolata ya da şekerleme ile salona geliyor. Zamanla ürünler, markalar, ambalajlar değişiyor ama bu gelenek bir gün olsun bozulmuyor. Bozulmayan bir başka gelenek daha var: Kantin’e asla dedemle babaannemden başkası giremiyor.

Çocukken rüyalarımda sık sık dolap raflarını en sevdiğim ürünlerle tıka basa dolu gördüğüm o esrarengiz odaya ilk ayak basışım, üniversiteye başladıktan bir yıl sonra gerçekleşiyor.

Yine bir yaz günü, İstanbul otobüsünden inip dedemlerin evine yürüyorum. Sokak kapısının ipi dışarıda. Gürültü çıkarmamaya özen göstererek ipi çekip, içeri giriyorum. Hol yine loş ve serin. Sol taraftaki askıda dedemin fötr şapkası asılı. Sedirin altı boş.

Bu kez bahçeye değil, duvar saatinin tik taklarına doğu yürüyorum. Antika vitrinin camlarını titretmemek için adımlarımı dikkatli basıyorum. Babamın başı önüne düşmüş, tekli koltukta uyuyor. Sessizce yanındaki divana ilişiyorum. Rüzgar estikçe bahçedeki asmanın filizleri hareket ediyor. Yaprakların gölgeleri sehpanın üzerindeki tül desenli ışık yansımalarına karışıyor. Duvar saatinin tik taklarını dinleyerek dedemin boş koltuğunun desenlerini seyrediyorum. Kantin’in kapısı usulca aralanıyor. Babaannemin iyice ufalmış, kamburlaşmış gövdesi rabıtaların üzerinde gölge gibi hareket ediyor.

Yanına gidip elini öpüyorum. Babaanemin gözleri, çukurlarının içine kaçmış. Bahçedeki kuyunun dibindeki su gibi uzak ve gölgeli görünüyor. Birlikte mutfağa yürüyoruz. Koridorda sessizce ağlıyor. Islanmış gözlerini tülbendinin ucuyla silerken “aç mısın?” diye soruyor. Tezgahta bir kase dolusu poğaça var. Başımı iki yana sallıyorum. “Dedemi görebilir miyim?” diye soruyorum. Sürahiden bir bardak su dolduruyor. Peşine takılıyorum.

Kantin’e ilk o akşamüstü giriyorum.

Kapının tam karşısında aralık bir giyotin pencere… O aralıktan içeri yeşil, güneş ve güzel hatıralar giriyor. Diğer pencerenin önünde ise orta kısmı ağarmış sarı bir perde ve ağır bir teslimiyet var. Dedem pirinç bir karyolanın ortasında ölmeye çalışıyor. Gözleri, elleri, şuuru kapalı. Avurtları çökmüş. Badem bıyığı tavana bakıyor.

O gün, beni görünce hortumu yere bırakıp nasıl tek dizinin üstüne çöktüyse, aynısını yapıyorum. Nefes almak denemez o sese, düzensiz hırıltılar çıkarıyor. Lekeli, damarlı, cansız bir çınar yaprağını andıran elini tutup önce dudaklarıma, sonra alnıma götürüyorum. Eli bu kez titremiyor.

Gözümden bir damla yaş, dedemin avcuna düşüyor. O an gözü açılıyor. Tik tak kadar bir süre boyunca yüzüme bakıyor. Babaannem, dedemin komaya girdiğinden beri ilk kez o an gülümsediğini söylüyor. Tekrar gözlerini yumup hırıldamaya başlıyor.

Orada öylece, yatağının dibinde çömelmeye devam ediyorum. Babaannem odadan çıkıyor. Gözüm karyolanın ayak ucundaki dolaba takılıyor. Bir an için yas havasından sıyrılıp, Kantin’in gizemli raflarında ne olduğunu görmek için dayanılmaz bir merak duyuyorum.

Parmak uçlarımda ilerleyerek, gömme dolabın kapısını usulca aralıyorum. Raflar yavaş yavaş aydınlanıyor. Kesif bir eski kağıt kokusu genzime doluyor. Çocukluğum boyunca gofret, çikolata ve türlü kantin ürünleri depolandığını varsaydığım rafların, dedemin gençlik yıllarına ait cilt cilt mecmua ve kitapla dolu olduğunu görüyorum.

Dolabın kapağını usulca örtüp tekrar dedemin baş ucuna ilişirken, o mecmuaların ileriki yıllarda yazacağım kitaplar için esin ve kaynak olacağını bilmiyorum.

Rabıtalar bu kez kuvvetli sarsılıyor. Çok geçmeden eşikte babam beliriyor. Yorgun ama metin görünüyor. “Vedalaştınız mı?” diye soruyor. Başımı sallıyorum. Nöbeti o devralıyor.

Bahçeyi sulamaya çıkıyorum.

Öyküyü Paylaşın:

Bu Kareli Öyküleri okudunuz mu?

SÜTLÜ KAHVE

Loş bir Latin kafesi. Kara sineğin biri boşalmış kola bardağının içinde aheste geziniyor. Sıcaktan ara sıra sandalyelerin bambuları çıtırdıyor. Yüksek tavanda geniş kanatlı bir pervane hafiften yalpalayarak dönüyor, dönüyor… Sanki her dönüşte biraz daha yalpalıyor.

Duvara gömülü raflarda tenekeden kahve kavanozları, yaprakları sararmış kitaplar, sırları dökülmüş aynalar ve pastoral kapaklı dikiş kutuları dizili. Sarılı kızıllı ışık değnekleri, üzerine düştükleri bu alelade nesnelere efsunlu bir hava katıyor.

Hoparlörlerden yükselen tiz trompet sesi kafenin tam ortasına uzanıp geri çekiliyor. Vakit geceyarısına; yani barda tek başına oturan uzun saçlı adamın doğum gününün sonuna yaklaşıyor.

Soğumuş kahvesinden ufak bir yudum alıyor adam. Yüzü, boynu, kolları ter içinde; hareket ettikçe parlıyor. Hayatında ilk kez toprağında kahve yetişen bir ülkede kahve içiyor. Belki de bunun için doğum gününde kendini burada bulmuş olabileceğini düşünüyor.

İlk kahveyi kaç yaşında içmişti? Dört? Beş? Sütlü kahveydi, ondan emin… Süt kaynayan alüminyum tencerelerinden mutfaklarına mide bulandırıcı bir huzur yayılırdı. Biraz o huzuru içine çekmek için, daha çok da büyüklere özendiği ama tek başına kahve çok acı geldiği için katlanırdı mide bulantısına. Sonraki yıllarda da huzurun kokusunu aldığında ya da bir şeye çok özendiği zamanlarda midesi bulanmaya devam etti.

Toz kahve mutfaklarındaki seramik döşeli tezgahın üstündeki rafta, beyaz melamin kapaklı turuncu bir kutuda bulunurdu. Gövdelerinde isimleri yazan şeker ve çay kutularının ortasında. Baharatlıktan büyük, salça kavanozundan küçük kutulardı bunlar. O zamanlar okuma yazmayı bilmezdi ama kahveyi ilk harfinin makas gibi yukarı aşağı açılmış kollarından tanırdı. Seyrek açıldığından kahve kutusunun kapağı diğerlerinden daha sıkıydı. Açabilmek için güç kullanmak gerekirdi. Hırslanıp fazla yüklendiğinde ise kapak elinde kalıverir, kahve etrafa saçılırdı.

Değerli şeylere ulaşmanın zor olması gerektiğine inandırıldığından kahvenin midye gibi sımsıkı bir kabuğun ardına gizlenmesine şaşırmazdı. Evire çevire, sabırla kapağı yerinden oynatır, kurulama bezi ile sıkıp döndürür, sonunda şapka gibi çıkararak içindeki kahverengi madene ulaşırdı. İşte o zaman masallardan bildiği; baharat, ipek kumaş, fil dişi, rengarenk kuşlar, güzel esir kızlar ve türlü tuhaf, değerli şeyin bağırış çağırış satıldığı uzak limanların o esrarengiz kokusu sihir gibi yüzüne çarpardı.

Belki de o yüzden şu an burada, daracık sokaklarından esrarengiz kokular yükselen uzak bir liman kentinin, iyi kahve dışında hiç bir şey vaad etmeyen ıssız bir dükkanında olduğunu düşünüyor şimdi de.

Kahve süte öyle kolay teslim olmazdı. Kaşığın ucunda dibe batırıldıktan hemen sonra küçük kahverengi bir adacık gibi gerisingeri yüzeye çıkar, hem de bunu mucizevi biçimde ıslanmadan yapabilirdi. Sütün rengini kırmaya yeterdi ilk dalış. Sonra kahve topağı çay kaşığının yarattığı girdaba kapılır, pervane gibi yalpalayarak dönmeye başlardı. Her turda biraz eksilirdi ama direnirdi de; öyle kolay pes etmezdi.

Onun direncini kırabilmek için büyükler gibi güçlü ve kararlı olmak lazımdı. Karanlık ve çekici bir yanı vardı kahvenin. O yüzden yok edilmesi, daha doğrusu süt gibi temiz ve faydalı bir hakimiyetin içine yedirilmesi gerekirdi. Çay kaşığıyla kahveyi bardağın kenarına bastıra bastıra eritmeye çalışırdı. Dakikalarca uğraşırdı bunun için. Ama ne kadar bastırırsa bastırsın pütür pütür tanecikler yine sütün üstünde gezinir, içerken dilinin ucuna gelirdi. Hatta boğazına yapışır, öksürmesine yol açar, ezildiğini ama yenilmediğini yüksek sesle ilan ederdi.

Yıllar içinde kendisinin de epeyce ezildiğini… Yaşamının dönem dönem akışkanlığını yitirip koyu bir telveye dönüştüğünü… Fincanında uzun yollar görünmeye başladığını… Ve son falında yolun ucunda beliren şeklin, şu an merkezinde bulunduğu ülkenin haritasına benzediğini hatırlıyor.

“Belki de herkes kahverengi olduğu için buradayım.” diye geçiriyor içinden. “Süt gibi temiz ve faydalı bir hakimiyetin içinde eriyemediğim için.”

Kahvenin dibindeki pütür pütür tanecikler yapışıyor boğazına. Şükrederek öksürüyor. Aynı anda mutfakta bir gölge beliriyor. Daha önce kahve siparişini getiren kadının abanoz ağacından heykeller kadar güzel olduğunu, o şimdi tezgahın gerisinde süt gibi gülümseyerek saati işaret ederken fark ediyor.

Kadın, ışık değnekli raftan aldığı baharatlıktan büyük, salça kavanozundan küçük, kenarları paslanmış teneke kutunun içine hesap pusulasını koyduktan sonra kapağını sıkıca kapatıp adamın önüne bırakıyor. Kutunun üstündeki harflerden ilkini, makas gibi yukarı aşağı açılmış kollarından tanıyor, adam.

Kutu ile kapağı midye kabuğu gibi sıkı sıkı kenetlenmiş birbirine. Adam dişlerini sıkarak kapağı yerinden oynatmaya çalışıyor. Sonunda çocukluğunda öğrendiği teknikle bir o yana, bir bu yana ağır ağır döndürerek, şapka gibi kutunun başından çıkarıyor.

İçindeki kağıdın üzerinde kocaman ’40’ yazıyor. Hiç düşünmeden cüzdanındaki bütün parayı ve kartları, cebindeki anahtarları ve pasaportunu teneke kutuya koyup kırk yılın hesabını bir kalemde kapatıyor adam. Kapağını iyice sıktığı kutuyu kadına doğru itiyor.

Kadın süt tenceresi kadar geniş ve huzurlu gülümsüyor bu kez. Adamın midesi bulanmaya başlıyor. Tepesindeki pervane yalpalayarak dönüyor. Uzun süredir sesi çıkmayan trompet tam ortalarında patlıyor. Kadın ritme kapılıp hafif öne doğru eğiliyor. Bin bir türlü tuhaf, değerli nesnenin bağırış çağırış satıldığı uzak limanların o esrarengiz kokusu kadının göğüslerinin arasından sihir gibi yükselerek adamı esir pazarına düşürüyor.

Adam kendinden tamamen vaz geçmek, beyaz tenini kadının pürüzsüz kahverengisinde kaybetmek için karşı konulmaz bir istek duyuyor. Yan masadaki bambu sandalyelerin biri sıcaktan çıtırdıyor. Kadın kapağını açmadan teneke kutuyu ışıklı rafa, yaprakları sararmış kitabın yanına bırakıyor.

Önce rafın ışıklarını, sonra kafenin lambalarını birer birer söndürüyor. Bir maytap yakıyor. Tezgahın gerisinden çıkarak, yıldızlarını döke döke, adamın yanına geliyor. Şimdi trompet, zafer borusu gibi ötmeye başlıyor. Görünmez bir çay kaşığı kahverengi ile beyazı sıkı sıkı birbirine bastırıyor. Ne topak, ne girdap, ne pütür ne de tanecik… Beyaz güverteli turuncu melamin gemi usulca limandan açılıyor. Sütlü kahve renkli okyanusun diğer ucundaki esrarengiz limanlara doğru yola çıkıyor.

Adam artık neden yeniden başlamak için iyi kahve dışında hiç bir şey vaad etmeyen bu ıssız dükkanı seçmiş olduğunu biliyor. Tam tepelerinde geniş kanatlı bir pervane, yorgun ama inatçı bir martı gibi hafiften yalpalayarak dönüyor, dönüyor…

Öyküyü Paylaşın:

Bu Kareli Öyküleri okudunuz mu?

EGE RÜYASI

Önce lokanta, pansiyon ve evlerin ışıkları seyrelmiş, sonra sahil barlarından yükselen müzik ve kahkahalar kesilmişti. Dolunay Ege’nin karanlık sularına gümüş zincirini uzatmış, gök kubbenin boynunda gösterişli bir inci tanesi gibi parlıyordu.

Şimdi yeryüzü tavanına kakılmış irili ufaklı pırlantalar gibi ışıldayan yıldızların, geceleri gökyüzünün kendini doyasıya seyrettiği devasa bir aynaya dönüşen kuzguni denizin, teni incecik bir tül gibi şefkatle okşayan ada rüzgarının vaktiydi.

İşte O, bir tek bu saatlerde gerçekten nefes aldığını hissediyor, baba yadigarı “Rüya” adlı sandalının küreklerine asılarak karadan uzaklaşıyordu.

Özellikle bir hedef belirlemiyor ama ilginç bir şekilde her gece kendini aynı sularda buluyordu. Duracağı yeri ve zamanı gözlerinin yıldızlar gibi seğirmesinden, sandalının yakamoza karışmasından ya da başının üstünde aniden beliriveren kar beyazı bir martıdan anlıyordu.

Oraya vardığında, balık değil de denizi tutmak için oltasını sandaldan aşağı bırakıyor; kurşunun dibe batışını zihni ile takip ediyor, denizin ne kadar derinleşebildiğine her seferinde ilk kez tanıklık ediyormuşçasına hayranlık duyuyordu.

Sonra bu hayranlık ağır ağır yerini boşluk duygusuna bırakıyordu. Kurşun dibe indikçe içindeki eksiklik ve özlem duyguları da derinleşiyor; belki de hiç gelmeyecek birini bekliyor olma ihtimali O’nu dibe doğru çekmeye başlıyordu. Arada dilinin ucunda rüyalarından mı, çocukluk anılarından mı kaldığını bilemediği eşsiz bir tat beliriyordu. O’nu tamamlayacak, yaşamını anlamlandıracak bir varlığın yakınlarda bir yerlerde nefes alıyor ve tıpkı kendisi gibi, eksik parçasını arıyor olduğu sezgisinin tadıydı bu. Ve işte o sezgi O’nu bazen hayata bağlıyor, bazen de büsbütün koparıyordu.

“Rüya” bir süredir beşik gibi tatlı tatlı sallanıyordu. Kurşun dibe oturunca O’nun göz kapakları da iyice ağırlaştı. Dilinin ucuna o tat geldi. Bunun bir davet olduğunu hemen anladı. Oltasını apar topar kayığın içine topladı. Ağların üstüne usulca kıvrıldı. Kayan bir yıldızın altında uyuyakaldı.

Şiddetli bir çarpma sesi ve onu takip eden güçlü bir sarsıntı ile yerinden fırladı. Önce nerede oluğunu bilemedi. Sandalda uyuyakalmış olduğunu fark edince karaya oturduğunu ya da başka bir tekneye çarptığını sandı. Telaş içinde dört yanını kontrol etti. Ay, bulutun arkasında kalmış olmalıydı. Her yer zifiri karanlıktı.

İnlemeye benzer bir ses duyar gibi oldu. Bir an için oltaya iri bir balığın takıldığını düşündü. Kamışı yokladı: Boştu. Eğilip teknenin dibine baktı. Ve onu gördü!

Önce denizkızı sandı. Sonra hala rüyada olduğunu!

Son bir iniltinin ardından uzun saçlar suya gömülmeye başladı. Hiç vakit kaybetmeden denize atladı. Saçları bileğine dolayıp, sahibiyle birlikte yukarı çıkardı.

Nefes nefese sandala tırmandılar. Denizkızı değildi. Ay rengi bacakları vardı. Çiçekli, kısa bir gecelik giymişti. Göğüslerinde tomurcuklar açmıştı. Başından hafif kan sızıyordu.

“Ne işim var burada?” diye sordu Kız.

“Bilmem, rüyamdaydın sanırım.” diye yanıtladı.

“Hayır sen benim rüyamdaydın.”

“Nasıldı rüyan?”

“Hasret gibiydi… Beni çekiyordun.”

Özlem demişti, boşluk demişti. Hasret demek aklına gelmemişti hiç. Oysa doğru sözcük buydu.

“Nasıl yüzebildin buraya kadar?”

“Bilmem. Uyuyordum.”

“Uyurgezer misin?”

“Çocukluğumda birkaç kez olmuş bu, evet. Ama bu ilk uyuryüzerliğim.”

Karşılıklı gülümsediler son sözcüğüne. Ay tutulması gibi bir şey oldu.

Babasının geceleri sokak kapısını kilitleyip anahtarını sakladığını söylemedi, Kız. Evden tek çıkış yolunun, denize inen merdivenler olduğunu da.

“Rüya”nın beni her defasında buraya getirmesinin nedeni buymuş demek?” diye mırıldandı Oğlan.

Kendini bildi bileli bir tek bu sulara ait hissettiğini söylemedi O da.

“Neymiş o?” diye üsteledi Kız.

“Seni beklemek. Bir gece geleceğini bilmek.”

İkisinin de yanakları deniz feneri gibi kızardı.

“Hayatımı sana borçluyum.” dedi Kız usulca.

Ay, buluttan kurtuldu.

“Ben de… Senin var olma ihtimaline borçluyum…” diye fısıldadı Oğlan.

Utandı. Kürekleri eline aldı. Başıyla kıyının tek tük ışığını işaret ederek: “Sizinkiler fark etmeden seni evine bırakayım.” dedi.

Kız kürek tutan ellerden birini yakaladı. Islak avuçlarının arasına aldı.

“Sen olmasan evime dönemezdim” diye fısıldadı. “Seni bulmuşken hiç dönemem.”

Oğlan, Kız’ın dudaklarının arasında yıldızların ışıldadığını gördü.

Kayığın burnunu yeniden aya doğru çevirdi. Dümeni “Rüya”ya devretti. Başlarını balık ağlarına bıraktılar. Gözlerini yumdular. Yıldızların üstlerini örttüğünü göremeden el ele hayatlarının en tatlı rüyasına daldılar. Dolunay, Ege’nin karanlık sularına gümüş zincirini uzattı, iki genci sonsuza dek birbirine bağladı.

Öyküyü Paylaşın:

Bu Kareli Öyküleri okudunuz mu?

TULUMBACI

Numan Ağa’nın kahvehanesinde alelade bir akşamüstü yaşanıyordu. Gedikpaşa Hamamı’ndan pelte gibi çıkmış bir grup kunduracı peykelere uzanmış huzur içinde kahvelerini höpürdetiyor, beyaz sakalları tütünden yer yer sararmış bir ihtiyar kapı ağzında çubuğunu tüttürüyor, uzun boyunlu bir yiğit gözlerini yummuş yanık sesiyle Erzurumlu Emrah’tan bir semai okuyordu.

“Gönül gurbet ele çıkma

Ya gelinir ya gelinmez

Her dilbere meyil verme

Ya sevilir ya sevilmez”

Akşam güneşinin altın rengine boyadığı camın kenarında boylu boslu, yağız bir delikanlı, dudaklarını belli belirsiz kımıldatarak semaiye eşlik ederken; bir yandan da kahve ocağında taze fokurdattığı suya sabunlu fırçasını batırarak, hamamda yanakları gül lokumu gibi yumuşayıp pembeleşmiş müşterisini tıraş etmeye hazırlanıyordu.

Beyazıt Kulesi’nde atılan topun gür sesi bir anda kahvehanedeki huzurlu havayı teyakkuza dönüştürdü. Top atışı devam ederken berber delikanlı fırçasını tahta sapına kadar kaynar suya batırarak parmaklarıyla ucundaki sabunu sıyırdı.

“Top üç kere patladı. Yangın Süleymaniye’de, Bahattin.”

Pes ses, ocağın arkasında bardakları kurulayan Numan Ağa’ya aitti. Delikanlı parmak uçlarındaki köpüğü uçkurundan sarkan beze silerken başını ölçülü bir hareketle sallayarak babalığını tasdik etti. Çocuk yaşta anasını babasını kaybettikten sonra ona hem babalık, hem de ustalık yapmış Numan Ağa’ya karşı beslediği minnet ve saygının tarifi yoktu.

Reis canhıraş kahvehanenin kapısından girdiğinde Bahattin ocağın arkasında, dizlik adı verilen paça kısmı diz kapağı altından sıkma iç donunu ve yalnızca Gedikpaşa tulumbacılarının taşıdığı renkte fanilasını giyinmiş, başına serpuşunu takıyordu. Reis, pazuları şişkin, gövdesi yay gibi gergin civanın eli çabukluğundan hoşnut:

“Hazır mısın Mahzun?” diye sordu.

Devrin bütün ayak takımı gençleri gibi tulumbacılığa heves edip babalığının izni ile Gedikpaşa Sandığı’na uşak olarak yazıldıktan sonra koşarlı ayakları ve gözü pekliği ile kısa sürede parlayıp, sandık arkadaşları tarafından “Mahzun” lakabına layık görülen delikanlı:

“Hazırım, Reis” dedi. “Oğlumuz olmuş?”

Tulumbacılara has özel bir lisan vardı. Yangın Beyoğlu’nda çıktıysa “kız”, sur içinde ise “oğlan oldu” denirdi.

Reis: “Öyle.” diye tasdik etti. “Süleymaniye’de… Elimizi çabuk tutmazsak Edirnekapılılar bizden önce varır.”

Reis sözünü bitirirken Gedikpaşa Hamamı’ndan yola çıkan sandık, kahvehanenin kapısına yanaştı. Sandığın dört kolu; iki külhanbeyi, iki kayıkçı tarafından taşınıyordu. Kafesçi Ahmed, Benli Haçik ve Deligavur Angilidis ise onlar yorulduğunda sandığı omuzlayacak ikinci takım olarak hazır kıtaydı. Hepsi de güçlü kuvvetli, gözü kara adamlardı.

Reis “Fatiha” diye bağırınca tulumbacılar avuçlarını göğe açıp dualarını ettiler. Mahzun Bahattin, Numan Ağa’nın elini öperek helalliğini aldı. Ve sandığın ön kolunu, kayıkçıdan devralarak omuzladı.

Reis’in narası daracık Gedikpaşa yokuşunun iki yakasına dizilmiş ahşap evlerin duvarlarında yankılanarak, kumru ve güvercinlerle beraber göğe yükseldi.

“Heeeeeyyyyt… Yaman Geliriz… Yaman Gideriz…”

Mahzun Bahattin fenercinin arkasından ok gibi fırladı. Çıplak ayaklarıyla taşın, toprağın üzerinde uçarcasına ilerlemeye başladı. Diğer uşaklar ona ayak uydurabilmek için büyük gayret sarf ediyor, sandık yıldırım hızıyla hedefe doğru ilerliyordu. Reis naralarıyla hem yolun açılmasını sağlıyor, hem de uşakları aşka getiriyordu.

“Heeeeeyyyttt… Gedikpaşa aslanları geliyor… Savulun…. Heeeeeyt!”

Çocuklar kapı eşiklerinde, ihtiyarlar yol kenarında, kadınlar pencereleri örten kafeslerin gerisinde yiğit tulumbacıların geçişini izliyor; sıçrayan bir patlıcan kızartma yağından, mangal kömürü kıvılcımından ya da komşunun dikkatsizliğinden her an kendi hanelerinin de başına gelebilecek, İstanbullu’nun en büyük kabusu yangınlara karşı aslanlar gibi savaşan bu cevval yiğitlere kurtarıcı gözüyle bakıyorlardı.

O gün Gedikpaşa tulumbacıları bir paşa konağının önünden rüzgar gibi geçerken, penceresindeki kafesin gerisinden sokağı seyretmekte olan paşa kızı; sandığın ön kolunu adeta kanadı yapmış, sanki koşarak değil de uçarak felaketzedelerin yardımına süzülen Mahzun Bahattin’i gördü. Ve ilk görüşte gönlünü kaptırdı.

Artık her gece düşlerinde o meçhul tulumbacının erkeksi ve merhametli yüzünü görüyor, onu düşünmeden bir an dahi geçiremiyordu. Bohçacılar vasıtasıyla ismini, mesleğini, nerede yaşadığını öğrendi. Ne var ki, bir paşa kızının ayak takımından bir tulumbacı ile izdivacı söz konusu bile edilemezdi. Aşk acısı paşa kızını sararttı, soldurdu. Yataklara düşürdü.

Konağa hekimlerin biri giriyor, biri çıkıyor, hiç biri derdine derman olamıyordu. Derken bir gün kızcağız ateşler içinde sayıklarken sevdiğinin adı ağzından çıkıverdi. Gündüz vaktiydi ve başucunda hasta ziyaretine gelmiş konu komşu vardı. Böylece talihsiz kızı yataklara düşüren esrarengiz sebep duyulmuş oldu.

Haberin mahallede hızla yayılması ve dedikoduların gerek kızın gerekse paşa babasının namusuna leke sürecek meyilde seyretmesi, ev ahalisinin telaşa kapılmasına neden oldu. Kızın büyük teyzesi, olay başkaları tarafından paşaya duyurulmadan, kendilerinin münasip bir dille durumu izah etmelerinin daha isabetli olacağına kanaat getirdi. Ancak paşanın gazabına uğramamak için, mevzu aksettirilirken biraz değiştirilecekti.

Güya baldırı çıplak tulumbacının biri kızcağıza musallat olmuştu. Sürekli penceresinin altında volta atıyor, dışarı çıktığında peşine takılıyor, bohçacılarla şiirler, ufak tefek hediyeler gönderiyordu. İşte kızın hastalığının nedeni bu tacizlerden ötürü ziyadesiyle tedirgin olması ve mahcubiyetinden paşa babasına tek kelime söyleyememesiydi.

Paşa bunları işitince küplere bindi. Derhal üç tane dev cüsseli, eşkıya kılıklı hamal buldurdu. Adamlara Mahzun Bahattin’i ölümle tehdit ederek İstanbul dışında yaşamaya mecbur etmeleri karşılığında yüklüce bir ikramiye vaat etti.

Süleymaniye’de alevlerin üstüne şahin gibi atılıp tulumbacı arkadaşları ile yangını yiğitçe söndürdükten sonra ev sahiplerinin kestiği kurbandan payına düşen et ile kahvehaneye dönen ve kendi halinde hayatına kaldığı yerden devam eden Mahzun Bahattin’in; ne paşanın kızı ne de hakkında konuşulanlar hususunda en ufak bir malumatı yoktu.

Bir gece kötü bir düş gördü. İçindeki sıkıntı bir türlü geçmeyince ertesi gün davetli bulunduğu Hançerli Bostan’daki düğüne gitmemeye karar verdi. İkindi vakti Numan Ağa’yı düğüne yolcu etti. Bir yiğidin ağzından Üsküdarlı Vasıf Hoca’nın destanını dinledi. Kahvehanenin son müşterisi Balıkçı Hüsam da topallayarak evinin yolunu tutunca kepenkleri kapattı. Abdest alıp akşam namazını kıldı. İki peykeyi birleştirdi. İdare kandilinin titrek alevi eşliğinde erkenden uykuya daldı.

Kim bilir ne kadar zaman geçtikten sonra kahvehanenin kapısı yumruklanmaya başlandı. Bahattin uyku sersemi doğrulup sokaktan gelen erkek sesine kulak verdi. “Çabuk aç kapıyı Mahzun” diyordu. “Baban öldü, naaşını getirdik.”

Mahzun Bahattin bu sözleri duyar duymaz kendini kaybetti. Keder ve telaş içinde derhal kapıya koştu. Kilidi açmasıyla üç hamal kanlı gözleri, vahşi hayvan pençelerini aratmayacak iri ve biçimsiz elleri ile delikanlının üzerine çullandılar.

Seher vakti kahvehanesine dönen Numan Ağa, Bahattin’ini on beş yerinden bıçaklanmış, kanlar içinde yerde yatarken buldu. Yaşlı adam hayatında ilk kez o gece göz yaşı döktü. Fayda etmeyeceğini bile bile sabaha kadar evlatlığının yaralarını temizledi, sardı, okudu, üfledi. Mahzun Bahattin acıdan ve dermansızlıktan sık sık şuurunu yitiriyor, kendine geldiği zamanlarda inleyerek başına gelen felaketi anlatıyordu. Bir ara hamalların eşgalini tarif etti. Sonra, üç adamın konuşmalarından iftiraya uğradığı sonucunu çıkardığını söyledi. Hayatı boyunca babalığının şerefine en ufak gölge düşürecek bir yanlışta bulunmadığı gibi bu vakada da tamamen günahsız olduğunu fısıldadı. Namusu üzerine yemin etti. Helallik istedi. Ve son nefesini verdi.

Ertesi gün Mahzun Bahattin’in cenazesi münasebetiyle üç yüz tulumbacı neferi, bir o kadar kahveci ve berber, söndürdüğü yangın evlerinin sakinleri, onların komşuları ve bütün Gedikpaşa ahalisi yolları, yokuşları doldurdu. Gedikpaşa’daki kahvehanenin önünden başlayan insan seli Yedikule sur dışındaki mezarlığa kadar uzandı. Çocuklar kapı eşiklerinde, ihtiyarlar yol kenarında, kadınlar pencereleri örten kafeslerin gerisinde tabutun geçişini gözyaşları eşliğinde izledi. Cemaat sur içini gök gürültüsü gibi inleterek, hep bir ağızdan hakkını helal etti.

Cenaze, paşanın konağının önünden geçerken halk öfkesini dizginleyemedi. Konak taşlandı. Bütün camları kırıldı. Paşa o günden sonra, o konakta yaşamaya devam edemedi. Başka bir semte taşındı. Gedikpaşalılar cinayetten birkaç gün sonra ikramiyelerini tahsil etmek üzere Paşa’nın konağına gelen hamalları kıskıvrak yakaladılar. Adamlar linç edilmek üzereyken son anda zabıta tarafından Mahzun Bahattin’in omuzdaşı tulumbacıların elinden alındı. Sinop Zindanı’nda yirmi beşer yıl pranga mahkumiyeti cezasına çarptırıldılar.

Paşanın kızı, Mahzun Bahattin’in başına gelenleri duyduktan sonra aklını yitirmiş vaziyette konaktan kaçtı. Bir akraba evine sığındı. Onca acıya ne zayıf bedeni, ne de hassas ruhu dayanabildi. Birkaç ay sonra veremden öldü. Vasiyeti gereği, Tulumbacı Mahzun Bahattin’in Yedikule dışındaki kabrinin yanı başına defnedildi.

Öyküyü Paylaşın:

Bu Kareli Öyküleri okudunuz mu?

PAPATYA GİBİ

Yasemin kokulu bir Ağustos gecesi… Ahşap köşklerden, mor salkımlı bahçelerden, geniş balkonlardan kahkaha sesleri yükseliyor. Sardunyalar, sokak lambaları, kediler, zakkumlar, taze sulanmış dükkan önleri… Her yerde, her şeyde abartısız bir güzellik, doğal bir hafiflik var. Hava limonata kıvamında. Meltem yanık tenleri ılık ılık okşuyor. Uzaklardan bir faytonun nal ve çıngırak sesleri duyuluyor.

Alis, Lale sinemasının önünde en iyi arkadaşı Luiza ile buluşuyor. İkisi de sakız beyazı giysiler içinde. Başlarında gündüz birlikte topladıkları papatyalardan yaptıkları taçlar… Lacivert gecenin koynunda birer yıldız gibi ışıldıyorlar. Kol kola, şarkı söyleyerek, seke seke Aya Yorgi tepesine doğru ilerliyorlar.

“Papatya gibisin beyaz ve ince.

Eziliyor ruhum seni görünce.”*

Cıvıltılı sesleriyle çamların arasından su gibi akıyorlar. Dilek ağacının dibine vardıklarında Luiza aniden ciddileşiyor. Alis’in kulağı yaklaşıp, ona bir sır vereceğini fısıldıyor. Önce kimseye söylemeyeceğine yemin ettiriyor. Sonra birkaç kez yutkunuyor. Ve nihayet ağzındaki baklayı çıkarıyor. Bir oğlanla öpüştüğünü itiraf ediyor!

Alis’in gözleri fal taşı gibi açılıyor. Luiza dudaklarını büzüp havaya bir buse kondurarak, nasıl yapıldığını gösteriyor. Alis’in şaşkınlığı öfkeye dönüşüyor. Başrahibe gibi kaşlarını çatarak: “Evlenmeden öpüşürsen cehennemde cayır cayır yanarsın” diye parmak sallıyor. Luiza’nın oralı olmadığını görünce, diğer elini beline koyarak: “Ya biri görüp babana söyleseydi?” diye tehditlerini sürdürüyor.

Luiza hiç oralı değil. Kendine sımsıkı sarılmış, hayali dudaklarla öpüşmeye devam ediyor. Dilek ağacına bağlı çaputların arasından iki pervane yükseliyor. Luiza’nın başının üstünde dönmeye başlıyorlar. Sanki pervanelerin kanatları Alis’in avuçlarını, koltuk altlarını gıdıklıyor. Alis onları seyrederken sakinleşiyor. Usulca gözleri kapanıyor. Rüyalarından tanıdığı ılık haz duygusuna doğru, pürüzsüz bir kaydıraktan kayar gibi çekiliyor. Göz kapaklarını tekrar araladığında, Luiza’nın kollarını iki yana açmış pervanelerle birlikte dönmekte olduğunu görüyor.

Alis dayanamıyor. Ayağa fırlayıp onlara katılıyor. Hep birlikte kendilerinden geçerek dans ediyorlar. Alis ile Luiza elleriyle birbirlerine öpücük göndererek kıkırdıyorlar. Pervaneler, onların papatyadan taçlarına konup, havalanıyor. Yıldızlar her zamankinden daha parlak ve kalabalık, uçsuz bucaksız bir mücevher tarlası gibi yanıp sönüyor.

O gece pervaneler mehtaba doğru kanat çırparken, Luiza ve Alis sırt üstü çimlere seriliyor. Alis, “Vay canına” diyor nefes nefese. “Demek… Ben bunun için yaratılmışım!”

***

Bir yaz sonra. Luiza’nın babası adadaki evlerini satıp, ailesi ile birlikte ülkeyi terk etmek zorunda kalmış. Alis, Luiza’yı çok özlüyor. Artık akşamları ya ailesiyle Lale Sineması’nda uslu uslu gazozunu içip romantik filmler izliyor ya da tek başına çamlığa gidip mehtaba karşı hülyalara dalıyor.

Bir gece çamlıkta, yol kenarındaki ağaçlardan birine yaslanmış, Luiza’nın Aya Yorgi yokuşunda anlattıklarını düşünerek hayal kurarken büyülü bir ses işitiyor. İnsanın ruhunu okşayan, pervaneler gibi bir duygudan diğerine konan, kıvrak bir ezgi bu. Müzik öylesine zengin ki, Alis onun gramofonda dönen bir plaktan yükseldiğini tahmin ediyor. Efsunlanmış gibi ayağa kalkıyor. Sesin peşinden çamlığın derinliklerine doğru ilerliyor.

Yorgo’yu ilk o gece; uçurumun kıyısında, bir kayanın üzerine oturmuş, ayaklarını yakamoza doğru sallandırmış, Yunan Tanrılarını andıran bir siluet olarak görüyor. Meltem perçemini usul usul oynatırken… Bedeniyle bütünleşmiş akordeonuyla, dolunaya karşı vals yaparken…

Alis’in göğüs kafesinde pervaneler uçuşmaya başlıyor. Saç diplerinden ayak parmaklarına kadar gıdıklanıyor. Yorgo’ya o an, daha yüzünü bile görmeden aşık oluyor.

Müzik aniden kesiliyor. Çatlak bir ergen sesi çalıların arasındaki çıtırtıya doğru “Kim var orada?” diye bağırıyor.

Alis’in kalbi duracak gibi oluyor. Beyaz elbisesi ile karanlıkta gizlenmeye çalışmasının bir yararı olmayacağını fark ediyor. Ürkekçe, santim santim ayağa kalkıyor.

“Sen miydin?” diye soruyor, Yorgo. Bembeyaz dişleri ay ışığında yıldızlar gibi yanıp sönüyor. “Korkuttun beni.” Birden ciddileşiyor. “Gizli gizli beni mi seyrediyordun?”

“Yoo… Hayır…” diye kekeliyor Alis. “Çok güzel… çalıyorsunuz… yani… ben… şarkınızı… duydum da uzaktan…”

Yorgo bir kez daha, bu defa daha da aydınlık gülüyor. “Papatya tacın çok güzelmiş.” diyor. Ve yüzünü dolunaya dönerek Alis’in en sevdiği şarkıyı çalmaya başlıyor.

“Papatya gibisin beyaz ve ince…”

***

O gece Alis’in gözüne uyku girmiyor. Sabaha kadar odasındaki pencereden yıldızları seyrediyor. Ertesi sabah herkes uyurken sokağa fırlıyor. Kedileri kucaklıyor, topal martıyla çene çalıyor. Deniz kabuklarından kolye yapıyor. Dedesinin elinden hortumu kapıp bahçeyi suluyor. Gün boyunca defalarca papatya falı bakıyor. Akşamı zor ediyor.

Yemeğini her zamankinden hızlı bitirerek, sofradan kalkıyor. Gizli gizli dudağına annesinin rujunu sürüp evden dışarı fırlıyor. Nefes nefese dilek ağacına varıyor.

Eski giysilerinden kestiği iki kumaş parçasından ilkini dilek ağacına bağlarken, Yorgo’yla tıpkı Luiza’nın anlattığı gibi öpüşebilmeyi diliyor.

İkincisini ince bir dala sıkıca düğümlerken ise, tıpkı Yorgo’nunki gibi bir akordeona sahibi olabilmeyi.

Sonra Luiza ile yaptıkları gibi ellerini iki yana açarak dönmeye başlıyor. Dönüyor, dönüyor… Bağladığı kumaş parçalarının etrafında uçuşan iki pervaneyi görünceye kadar… Aşk sarhoşluğundan ayakta duracak hali kalmayıncaya kadar… Dengesini yitirip papatyaların arasına devrilinceye kadar…

***

Yasemin kokulu bir Ağustos gecesinde Alis’in ilk dileği gerçekleşiyor. Eve dönüp başını yastığa koyduktan sonra sabaha kadar gülümsüyor. Luiza gibi havaya buseler konduruyor, kendi bedenine sarılıyor. Artık ne için yaratılmış olduğuna dair en ufak şüphesi kalmıyor.

***

Yaz tatilinin son günleri. Hava serinlemeye başlamış. Alis artık çamlığa sırtında hırkasıyla çıkıyor. Hırkası papatya işlemeli… Yorgo’nun akordeonuyla düğün ve davetlere çağrılmadığı gecelerde hep aynı yerde, uçurumun kıyısındaki kayada buluşuyorlar. Birlikte yakamozu seyrediyorlar. Birbirlerine kayan yıldızları gösteriyorlar. Alis’in uçuşan saçları Yorgo’nun yüzünü yalıyor. Yorgo Alis’leyken bir başka çalıyor, parmakları akordeonun tuşları arasında görünmez oluyor. Alis gözlerini kapayarak akordeonun yelpaze gibi açılıp kapanan körüğü ile bir sallanıyor. Bazen ansızın dudaklarına kıpır kıpır bir şey konuveriyor. O zaman Alis gözlerini daha da sıkı kapıyor. Onun bir pervane mi, yoksa Yorgo’nun dudakları mı olduğunu tahmin etmeye çalışıyor. Başı tatlı tatlı dönüyor, dönüyor. Bu gizemli tutku sonsuza dek sürsün istiyor.

***

Bir gece Alis akşam yemeğinden sonra, her zamanki saatinde, çamlığa varıyor. Uçurumun ucundaki kayanın üstüne oturup beklemeye başlıyor. O gece Yorgo ilk kez buluşmalarına geç kalıyor. Yakamoz yok. Yıldızlar ışıldamıyor. Çamlık romantik değil, ürkütücü görünüyor. Sert rüzgar Alis’in narin gövdesini çam dalları gibi bir o yana, bir bu yana sallıyor.

O sabah Yorgo’nun balığa çıktığını bilen Alis’in endişesi her geçen dakika büyüyor. Çamlığın derinliklerinde bir baykuş ötüyor. Gök gürlemeye başlıyor. Alis daha fazla dayanamıyor. Elleriyle yüzünü kapıyor. Hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Papatyalı hırkasının yakası, kolları sırılsıklam oluyor.

Derken arkasında bir hışırtı duyuyor. Korkudan ne yapacağını şaşırıyor. Başını ağır ağır sesin geldiği yöne çevirince, çalıların arasında hareket eden bir şey görüyor. Titremeye başlıyor. Gözlerini kısıp biraz daha dikkatli bakınca Yorgo’nun perçemini fark ediyor ve hemen altında onun eşsiz bakışlarını yakalıyor. Sevinç çığlığı çamlıkta yankılanıyor. Yorgo gizlendiği yerden çıkıyor. Birbirlerine doğru bütün güçleriyle koşuyorlar. Alis, Yorgo’nun boynuna sarılıyor. Saçları, etekleri, ayakları havalanıyor. Pervaneler gibi dönüyor, dönüyorlar…

Ayağı tekrar yere bastığında Alis, Yorgo’nun elindeki bavulu görüyor. Tam onu niçin taşıdığını soracakken diğer elinin bileğine kadar beyaz sargı bezleri ile sarılı olduğunu fark ediyor.

“Eline ne oldu?” diye sorarken çığlık atıyor.

“Bugün balıkta üç parmağım halatın arasına sıkıştı.” diyor Yorgo sakince.

“Eeeee?” derken Alis’in gözleri ve kaygısı iyice büyüyor.

“Denize düştüler, bulamadık.” diyor Yorgo, herhangi bir nesneden bahseder gibi soğukkanlılıkla.

Alis fenalaşıyor. Yorgo onu son anda belinden yakalayıp çimlere oturtuyor.

“Üzülme lütfen” diyor Yorgo. “Hiç dönmeye de bilirdim. Son anda kolumu kurtarmasam halatın ucundaki demir beni peşinden suyun dibine de sürükleyebilirdi. İnsan ölümle böylesine burun buruna gelince, kendisi için aslında neyin önemli olduğunu çok daha iyi kavrıyor. Eğer sen de kabul edersen papatyam, bundan böyle hep seninle birlikte olmak istiyorum.”

Alis başını Yorgo’nun omzuna yaslayıp bir kez daha, bu defa hıçkırarak ağlamaya başlıyor. Üzüntü, şükür ve sevinç göz yaşları birbirine karışıyor. Derken aniden ağlamayı kesip doğruluyor. Yaşlı gözlerini Yorgo’nunkilere dikiyor.

“Peki ya akordeon?” diye soruyor. “Artık akordeon çalamayacak mısın?”

“Ah Sevgili Alis…” diyor Yorgo. “Annem sürekli, ‘her şerde bir hayır vardır’ der.” Sağlam elindeki tutacağı Alis’in avcuna bırakıyor. “Hayır artık yalnızca şarkı söyleyeceğim.”

Alis, Yorgo’nun kendisine teslim ettiği bavulun içinde akordeonunun bulunduğunu o zaman anlıyor. Rüzgar diniyor. Yorgo’nun dinmek bilmeyen gülümsemesi bulutları yavaş yavaş dağıtıyor. Yıldızlar yeniden teker teker göz kırpmaya başlıyor.

Yorgo eğiliyor. Alis’in dudaklarına bir buse konduruyor. “Bundan böyle sen akordeon çalacaksın. Ben şarkı söyleyeceğim.” diye fısıldıyor.

Böylece Alis’in ikinci dileği de gerçekleşmiş oluyor.

***

O geceden sonra iki pervane gibi, gece gündüz birbirlerinin etrafında dönerek yaşıyorlar. Alis’in çalmayı öğrendiği ilk şarkı “Papatya” oluyor. Yorgo onu gözlerini kapayarak,  Alis’in kollarında yelpaze gibi açılıp kapanan körükle bir sallanarak söylüyor. Bazen ansızın dudaklarına kıpır kıpır bir şey konuveriyor. O zaman perçemini geri atarak gülümsüyor. Gözlerini daha da sıkı kapıyor.

 

 

*Söz ve Müzik: Necdet Koyutürk

Öyküyü Paylaşın:

Bu Kareli Öyküleri okudunuz mu?

AYLAKLAR

“Şu bankayı soyalım hadi, Jim!”

“Beni karıştırma, Paul! Kaç kere söyledim, patates bile soyamam ben.”

“Gördün bankanın kapısındaki protestoları. O sahtekarlar Orta Doğu’daki savaşı finanse ediyor.”

“Hadi ordan, Paul! Şimdi de dünya barış elçisi mi kesildin? Striptizci kızı ayartmak için istiyorsun o parayı.”

“Sharon gibi bir vücudun olsa banka yerine seni soyardım, Jim.”

“Bence sen Sharon’la soymalısın bankayı. Hem silaha da gerek yok! O bankonun üstünde yılan gibi iki figür yapıp memurun kucağına oturduğu an, kasa kendiliğinden boşalmaya başlar.”

“Bir daha Sharon hakkında böyle laflar edersen, seni memurla birlikte o kasaya kilitlerim!”

“Cehenneme kadar yolun var, Paul. Beni rahat bırak artık; biraz müzik dinlemek istiyorum.”

“Jim, çıldırtma beni. Ben burda hayati konulardan bahsediyorum seninse aklın fikrin kulak deliklerine bir şeyler sokmakta…”

“Hey! Yavaş ol sersem, kulaklığın kablosunu kopartacaksın. Şunu kalın kafana sok artık, Paul. Benim hayati konum da müzik.”

“Ah evet, metro geçitlerinde kafa ütüleyenler orkestrasına bir kişinin daha katılması Londralılar için hayati bir konu gerçekten!

“Bir şeyler üreten insanları aşağılamana katlanamıyorum, Paul. Gözüme hepten kan emici bir asalak gibi görünüyorsun.”

“Sen de benim gözüme giderek saftirik bir hobit gibi görünüyorsun ahbap. Hayallerin bile öyle prematüre ki, her geçen gün gerçek bir kaybeden olma yolunda emin adımlarla ilerliyorsun.”

“Haklı olabilirsin, Paul. Hırsız bir vizyoner olmaktansa, saf bir kaybeden olmayı tercih ederim.”

“…”

“…”

“…”

“Ya Sharon? Sence o memnun mu yaptığı işten?”

“Hayır. Nick’in emanetini North Ealing’e teslim ettiğim gece, kulağıma kulüpte çalışmaktan nefret ettiğini fısıldadı.”

“Peki diyelim ki soygun işini becerdin… Aynı gün Sharon o mafya bozuntusu kulüp sahibine tazminatını ödemeden ortadan kaybolunca polis peşinize düşmez mi sanıyorsun?”

“Çok soygun filmi seyrettim, Jim. Bu işi delil bırakmadan halletmenin yollarını en ince ayrıntısına kadar biliyorum.”

“Sence polisler seyretmemiş midir o filmleri?”

“Ne saçmalıyorsun sen dostum? Kaleciler de yıllarca Eric Cantona’nın videolarını seyrettiler ama kamyon dolusu gol yemeye devam ettiler.”

“Evet ama Cantona her maçta attığından fazlasını da kaçırıyordu. Sense çaylak bir soyguncu adayısın; ilk hatanda hapsi boylarsın.”

“Ohh Jim, kızıl popoların hepsi senin gibi karamsarlık mı saçıyor?”

“Sanmam. Mesela Prens Harry’ninki umut saçıyor olmalı ki şu an bütün gezegen, Windsor’daki kraliyet düğününü dört gözle bekliyor.”

“Ah evet, Jim. Bu harika örnek her şeyi açıklıyor gerçekten. Benim de o kadar param… Ve öyle bir babam olsa… Her neyse… Allah’ın cezası kulaklığını bir tarafına sok ve bir daha da tek kelime etme, tamam mı?

“…”

“…”

“…”

“…”

“Sen… Babanı mı özledin, Paul?”

“Sana kapa çeneni dedim.”

“Hadi ama, Paul…”

“Kes sesini, Jim.”

“En son ne zaman ziyaretine gittin?”

“Altı ay oldu herhalde.”

“Onu tekrar görebilmek için senin de hapse girmen gerekmiyor, Paul.”

“…”

“Hadi dostum… Bak bu sefer ben de eşlik edeceğim sana.”

“Hapishaneye iki kişilik tren bileti için kaç para lazım, biliyor musun sen?”

“Bilmiyorum ama parayı bulurum.”

“Dün gece Sharon’ın şovuna gidelim dediğimde meteliğe kurşun atıyordun ama…”

“Doğru.”

“Ya şimdi?”

“Sokak çalgıcısı arkadaşlarımdan borç alacağım.”

“Sen… İyilik yumurtlayan bir kızıl poposun, Jim.”

“Farkında mısın bana ilk kez iyi bir şey söylemeye çalıştın.”

“Devamını getirebileceğimi sanmıyorum.”

“Boş ver zaten hiç ağzına yakışmıyor. Hadi kalk, Julian’ın Pub’ına gidip düzgün bir yer kapalım. Kraliyet düğünü başlamak üzere…”

“Sana bir şey söyleyeyim mi? On kilo versen arkadan Prens Harry’e bayağı benzeyeceksin Jim.”

“Ah teşekkürler, Paul. Sen de Eric Cantona gibi gözlerini kısmayı kesersen, belki bu defa babandan yumruk yemeden ziyaret saatini tamamlayabilirsin.”

Öyküyü Paylaşın:

Bu Kareli Öyküleri okudunuz mu?

MİDYECİ

Bir martı geçti başının üstünden. O midye açtı.

Ay çekirdeği kabuklarının arasına iki telaşlı serçe kondu. O midye açtı.

Bir karabatak şıp diye suya daldı. O midye açmaya devam etti.

Tek gözü kör tekir, sarı lastik çizmelerine sürtündü. Hiç oralı olmadı. Bir midye daha açtı.

Hava serinledi biraz. Önündeki midye dağı yarı yarıya eridi. O sabırla açtı… Açtı…

Kaygan, minik et parçalarını sıyırıp çıkardı kara kabukların içinden. Kimi yavru ağzı. Kimi pembemsi. Kimi soluk benizli. İnsan teni gibi renk renk.

Kimi sıyrılıp kaçmış denize. Kabuğunun haberi yok.

Yağmur çiselemeye başladı. İsa Kaptan’ın verdiği naylon yağmurluğu geçirdi sırtına. Başına kapüşonunu taktı. Bir midye açtı.

Yağmur midye içlerini attığı leğenin suyunu taşırmaya başladı hafiften. O bir midye daha açtı.

Sonra bir midye daha aldı avcuna. Bu sefer açamadı!

Kabukların arasına bıçağın ucunu sokmaya çalıştı her zamanki yerden. Olmadı. Farklı yerlerden denedi: Önden, yandan, kökten… Adeta kilitlenmişti midye, en ufak bir açık vermedi.

Bıçak mı körleşti diye başka bir midye çekti aldı, yığının içinden. Onu tek hamlede açtı.

Bir tane daha. Onu da kolayca açıp, içini sıyırdı. Bir tane daha. Onu da…

Açılmayan midyeye geri döndü. Sımsıkı kapalıydı ağzı. Milim oynatamadı. Ne zaman açılmayan bir midyeyle karşılaşsa, eli ayağı titremeye başlardı.

Açılmayan midyeyi cebine koydu. Sırtını Anadolukavağı’na döndü.

Derin derin nefes alıp sakinleşmeye çalışarak, diğer midyeleri açmaya devam etti.

***

Anadolukavağı’nda doğup büyümüştü. Hayali babası gibi balıkçı olmaktı. Bir de Midyeci Hasan’ın kızı Munise ile evlenmek.

Babası sisli bir sabah denize açılıp bir daha dönmeyince, anası oğlunu da o kör Boğaz’a yedirmeyeceğine yemin ederek ilk hayalini soldurmuştu.

Askere gidene kadar anası ile kıyıda midye açmıştı.

İkinci hayali ise… Anasının cenazesi için askerden izinli geldiği gün, Midyeci Hasan’ın Munise’yi Balıkçı Sami’ye verdiğini haber aldığında yıkılmıştı.

Hemen yıkılmamıştı aslında. İnanmamıştı çünkü. Anasının öldüğüne inanmıştı da Munise’sinin başkasına varacağına inanamamıştı. Tabutu musalla taşında bırakıp, iskeleye koşmuş, Munise’yi her zamanki gibi teneke barakanın önünde, kardeşleri ile midye açarken bulmuştu.

Gözünde iri inci tanesi büyüklüğünde iki göz yaşı ile ayağa kalkmıştı Munise onu görünce. Çocukluğundan beri her bakışında “seninim” diyen gözbebekleri bu defa serçeler kadar ürkek, ondan başka her yöne kaçışıyordu. Az önceki midye gibi, Munise de o gün ağzını milim oynatmamıştı. Sela okunurken avcunu açmıştı bir tek: Midyeci’nin dev bir midyenin kalbinde bulduğu iri inciden yaptırdığı ve askere gitmeden önceki gece Munise’nin narin parmağına taktığı yüzük vardı içinde.

Onu gördüğü an her şeyin bittiğini anlamıştı. Yüzüğü almadan arkasını dönmüş, o gün annesi ile beraber hayallerini de toprağa gömmüştü.

***

Midyeleri hızlı hızlı açtı. Daha hızlı… Daha da hızlı… Sonunda bıçak yosunlu bir kabuğun ıslak yüzeyinden kaydı. Parmağını kesti.

Herhangi bir sıvıymış gibi kendi kanını emdi. Aklı, açılmayan midyedeydi. Döndü, tekrar eline aldı. Parmaklarının arasına iyice sıkıştırarak bıçağın sivri ucunu hırsla iki kabuk arasına dayadı. Bıçak kaydı. Elini bir kez daha kesti.

Canı yanıyordu. Annesinin cenaze namazında, yağmur damlaları yanaklarından süzülürken nasıl yandıysa öyle yanıyordu.

Birden öfkelendi!

Bıçağı kabukların arasına bıraktı. Ayağa kalktı. Açılmayan midyeyi bir kez daha kavradı. Kolunu gri bulutlara doğru, sonuna kadar açtı. Elindeki midyeyi bütün gücüyle beton zemine fırlattı.

Midyenin kabukları tuzla buz olurken ortasından beyaz, sert, parlak bir nesne çıktı. Sekti, yuvarlandı, az ötede durdu.

Beyaz nesne… İnciye benziyordu!

Birkaç adım atarak, başında durdu. Evet inciydi ve epeyce büyük gözüküyordu. Bu kadar irisini yalnızca bir kez, Anadolukavağı kayalıklarındaki dev bir midyenin kalbinde bulmuş ve…

Eğildi. Yüreği gümbürdemeye başladı. İnci… Altın bir halkaya mıhlanmıştı.

Bu… Bir yüzüktü… Ve ondan dünyada sadece bir tane vardı!

***

Ertesi sabah, gün doğarken midye çuvallarını bırakmak üzere kıyıya yaklaşan İsa Kaptan’a kendisini tekneye almasını işaret etti. İsa Kaptan şaşırdı. Çocukluk arkadaşı, otuz yıldır ilk kez kendisinden bir şey istiyordu. Hemen tekneyi durdurdu. Deniz dalgalıydı. Birkaç usta işi manevranın ardından rıhtıma yanaştı.

Onu en son cenaze dönüşünde taşımıştı. Ne o gün, ne de sonrasında tek kelime konuşmuşlukları vardı. İsa Kaptan otuz yıldır her sabah gün doğarken çuvalları fenerin dibine bırakır, akşamları temizlenmiş midye içlerini torbalarla geri alırdı.

Boğaz’ı sis basıyordu. İsa Kaptan dümeni Anadolukavağı’na kırıp gazı kökledi.

Midyeci gözlerini kısmış, karşı kıyıda yıllardır silmeye çalıştığı geçmişin izlerini arıyordu.

“Munise nasıl?” Sesi paslı bir kapı gıcırtısı gibi, sanki otuz yıl öncesinden, zorlanarak geliyordu.

“İyi.” diye yanıtladı İsa Kaptan, sigarasından derin bir nefes çekerken. “Geçen sene Midyeci Hasan’la damadını deniz aldı. Ama Munise iyi.”

Midyeci uzaklara bakmaya devam etti.

“Midye açıyo mu gene?”

“Senin gibi o da.” diye gülümsedi İsa Kaptan. Tek elini dümenden ayırıp, çocukluk arkadaşının omzuna koydu. “Başka bi şey yaptığı yok. Sabah akşam midye açıyo.”

Midyeci, teknenin önünde iyot kokulu rüzgara bağrını açarak heykel gibi durdu. Anasının cenaze günü kaskatı kesilen bedeninin, hava gören buzhane balığı gibi çıtır çıtır açılmaya başladığını duyumsadı.

İsa Kaptan daha yanaşmadan, Midyeci teknenin burnundan iskeleye atladı.

Teneke balıkçı barınaklarının yerine plastik kulübeler yapılmıştı. Munise, onlardan birine yaslanmış, başı önde midye açıyordu.

Saçları aklaşmış, elleri kızarıp şişmiş, gövdesi kalınlaşmıştı.

Aniden başını kaldırdı. Gözleri aynıydı!

Dizlerini tutarak, ağır ağır ayağa kalktı. Gözbebekleri yine serçeler gibi telaşlıydı.

Midyeci birkaç adım daha attı. Tam karşısında durdu. Sağ elini ağır ağır cebinden çıkardı. Sımsıkı sıktığı yumruğunu açtı. İncili yüzük, avcunun ortasında parladı.

Munise gülümsedi. Bıçağı midyelerin üstüne bıraktı. O da ıslak sağ elini cebine sokup, çıkardı:

Avcunun ortasında Japon yapıştırıcı vardı.

Kızararak gülüştüler. Munise’nin gözleri kalp gibi atarken yine “seninim” diye fısıldadı. Midyecinin ağzı, ateş görmüş midye kabuğu gibi ardına kadar açıldı.

Titreyen elleriyle avcundaki yüzüğü Munise’nin parmağına taktı.

Bu kez Munise’nin elini bırakmadı. Birlikte anasının mezarına doğru yürümeye başladılar.

Bir martı geçti başlarının üstünden. İki serçe yanlarında sekti. Bir karabatak şıp diye sudan başını çıkardı.

Alnı kırıştı Midyeci’nin. Aniden durdu Munise’ye dönerek:

“Nerden bildin yüzüğün beni bulacağını?” diye sordu.

Munise, başıyla iskele tarafını işaret etti. Midyeci o tarafa döndü. İsa Kaptan tekneyi halatla babaya bağlıyordu. El ele durmuş kendisine baktıklarını görünce kocaman gülümseyip el salladı. Munise’nin ince sesi Midyeci’nin kulağını gıdıkladı:

“Kabuğunun ağzını güzelce yapıştırıp, İsa Kaptan’a teslim ettiydim.”

Öyküyü Paylaşın:

Bu Kareli Öyküleri okudunuz mu?

LOKOMOTİF

Aslında Monica süpermarketin en deneyimli ve becerikli elemanlarından biriydi. Ama o sabah üst üste iki kez uyarı almıştı. İlkinde suç üstü yakalanmıştı: Şef Mario aniden koridorun başında belirip, onu yumuşatıcıların kapaklarını birer birer açıp koklarken gördüğü zaman. İkinci kontrolünde ise yarısı hala kolilerde duran ürünleri fark edince, Mario iri Latin gözlerini ardına kadar açmış, marketin açılış saatine kadar -yani on beş dakika içinde- tüm ürünleri rafa dizilmiş bulmazsa, gerekli işlemleri yapacağını söyleyip topuklarını sertçe zemine vura vura uzaklaşmıştı.

Angela, Mario’nun sözlerini işittiğinde, yan taraftaki çikolata reyonunda kendi işini bitirmek üzereydi. Hızlıca son bitter tablet çikolataları yerleştirip Monica’nın yanına vardığında, arkadaşını panik halinde buldu. Monica’nın on üç dakikada o kadar ürünü tek başına rafa dizebilmesi olanaksızdı. Yine de kanlanmış gözlerini Angela’dan kaçırarak, telaştan titreyen elleriyle iş görmeye çalışıyordu. Angela tek kelime etmeden dolu kolilerden birini önüne çekti. Seri hareketlerle yardıma başladı.

Market açılış anonsu yapılırken ellerindeki son deterjanları yerlerine koydular. Aynı anda Mario reyonun girişinde belirdi. Önce başını rafa yanaştırıp ürünlerin aynı hizada olup olmadığını kontrol etti. Sonra yerdeki kolilerin üzerine basarak tamamının boşalmış olduğundan emin oldu. Dudaklarını büzerek hayretini ifade eden bir jest yaptı. Arkasını dönerken Angela’ya kaçamak bir bakış atıp, çapkınca gülümsedi.

Bu flörtöz hareket Monica’nın gözünden kaçmadı. Omuz silkerek, Angela’ya teşekkür bile etmeden marketin arka kapısına doğru yürüdü. Forkliftlerle ürün taşımak için kullanılan ahşap paletler, her zamanki gibi dış duvarın dibine bloklar halinde dizilmişti. Aralarının iyi olduğu zamanlarda Angela paletlerin bu sıralı halini trene benzetirdi.

Monica, en öndeki paletin kıyısına oturdu. Yeleğinin cebinden sigara paketini çıkardı. İçinden bir tane çekip dudaklarının arasına sıkıştırdı. Pantolon ceplerini yokladı. Ayağa kalkıp iyice arandı. Çakmağını evde unutmuştu! Hayatındaki her şey ters gitmek zorunda mıydı? Öfkeden tepinmeye hazırlanırken Angela’nın sesini işitti:

“Ateşimi paylaşırsam, lokomotife oturmama izin verir misin?”

Monica omuz silkip karşıya bakmaya devam etti.

Angela, yaklaşıp Monica’nın sigarasını yaktı.

“Hem dumansız lokomotif olmaz değil mi?”

Monica birden molalarda iki neşeli kız çocuğu gibi trencilik oynayıp hayaller kurdukları günleri özledi. Annesinin hafızasının büsbütün kaybolmadığı, Angela’nın dostluğundan şüphe duymadığı günleri… Sanki aradan günler değil, yıllar geçmişti.

Lokomotife yan yana oturdular. Aynı anda sigaralarından dolu birer nefes çekip yukarı doğru üflediler. Angela dudaklarını büzüp tren gibi öttü. Monica ilk kez gülümsedi. Bu yarı kaçık kıza duyduğu sevginin yavaş yavaş öfkesini ele geçirdiğini hissediyordu. Yine de hızla toparlanıp, tekrar ciddileşti.

“Bana kızgın olduğunu biliyorum’ dedi, Angela. ‘Ama inan ki pos bıyıklı, babacan bir makinist kadar suçsuzum.”

“Hıh…’ diye omuz silkti Monica. ‘Haklısın bütün suç benim. Molalarda senin tren fantazilerine kapılıp, kalbimden geçenleri safça paylaştığım ve iştahının kabarmasına yol açtığım için.”

“Lütfen böyle konuşma, Monica’ diye karşılık verdi Angela. ‘Ben de aynısını, hatta daha fazlasını yaptım. Hiç kimseye söylemediğim sırlarımı, en derin duygularımı sana açtım. Hayatımın en keyifli yolculuklarını seninle yaptım.”

“Yaa… Ve sonra trenden indiğim ilk durakta sevdiğim adamı ayartıp yemekli vagona geçtin.”

Angela derin bir iç çekti.

“Bak sevgili Monica. Haklısın, belki o yemeğe hiç gitmemeliydim. Ama olayların nasıl geliştiğini sana defalarca anlatmaya çalıştım. Lütfen bir kez olsun sözümü tamamlamama izin ver.”

Monica sigara dumanını ağzından burnundan saldı. Sisler içinde uzaklara bakmaya devam etti.

“O gün öğleden sonra terfi ettiği açıklanınca Mario sevinçten deliye döndü. Yalnızca beni değil eski mesai arkadaşlarının hepsini; yani Helmut, Helen, Christopher ve Sophie’yi de kutlamaya davet etti.”

“Tesadüf bu ya, Helmut ve Helen çıkıyor. Christopher ile Sophie eski sevgililer. Ve ben de o gün izinliyim…”

“İnan ki programı duyar duymaz, Mario’ya bu kutlamayı senin de olduğun bir gün yapmayı teklif ettim. Helen ve Sophie de yanımızdaydı hatta. Bana inanmıyorsan onlara sorabilirsin.”

“Hayır. Onlara böyle bir şey sormakla anons mikrofonunu ele geçirip Mario’dan hoşlanan bir umutsuz vaka olduğumu marketteki herkese duyurmak aynı şey!”

“Hmm… Evet aslında haklı olabilirsin. Sonuç olarak Monica… Mario sevinçten deliye dönmüştü. Ve kutlamayı terfiyi aldığı akşam yapmakta ısrar etti. Sen olsan aynısını yapmaz mıydın?”

“Belki. Ama o gece Mario’nun en yakın arkadaşına asılmak aklımın ucundan geçmezdi.”

“Yemin ederim benim de geçmedi Monica. Mario’nun biraz alkol alınca flörtöz davranmaya başlaması benim suçum değildi ki.”

“Maalesef ikna olamıyorum, Angela. Sonuçta sen de alkol alıyordun. Ve kadın umut vermezse…”

“Oh lütfen Monica.” İşaret parmağının ucunu gösterdi. ‘Şu kadarcık umut verdiysem, üstümden hızlı tren geçsin!”

Monica yüzünü ekşitip omuz silkerek, başını diğer yöne çevirdi. Angela yerinden kalkıp Monica’nın tam karşısına geçti. Gözlerinin içine bakarak konuşmaya devam etti.

“Lütfen kendini benim yerime koy. Ne yapsaydım? Tokat atıp işten mi ayrılsaydım? Adam benim şefim olmuş. Dansa davet etmiş; kalkmamışım. Elini omzuma atmış; sıyrılıp Helmut’la Christopher’ın arasına kaçmışım. Kulağıma bir şeyler söylemeye bahanesiyle yanağını yanağıma yanaştırmış…”

“Yeter!’ diye bağırdı Monica. “Ön sevişme ayrıntılarınızı dinlemeye niyetim yok!”

Angela eski yerine geçti. Bir süre sesizce oturdular. Tren rötar yapmıştı. Birer sigara daha yaktılar.

“İkimizin de işi bırakma lüksü olmadığını biliyorum.” diye fısıldadı, Monica. “Ama yine de sevdiğim adamın en iyi arkadaşımla oynaşmasını kabullenemiyorum.”

Ondan en iyi arkadaşı olduğunu tekrar işitmek, Angela’nın gözlerinin dolmasına neden oldu.

“Anlıyorum” diyerek önüne baktı, Angela. “Kaç gündür ben de aynı şeyi düşünüyorum.” Ciğerlerini dumanla doldurdu. “Aklıma gelen tek çözüm yolu şu: Eğer sen de kabul edersen, Mario’ya bir akşam iş çıkışı kendisi ile konuşmak istediğimi söyleyeyim. Bayıla bayıla kabul edecektir. Bu görüşmeyi senden habersiz yaptığımın altını çizdikten sonra, senin ondan hoşlandığını sezdiğimi, eğer o da düşünürse harika bir çift olacağınızdan şüphem olmadığını, her ikinizin de eski arkadaşı olarak böyle bir ilişkinin en çok beni mutlu edeceğini söyleyeyim… Böylece hem benimle ilişkisini tamamen kesmiş olurum, hem de seninle…”

“Hayır… Asla!” diye sözünü kesti Monica. “Hala trencilik oynuyor olabiliriz ama böyle ilkokul öğrencileri gibi arkadaşla haber göndererek çıkma teklifleri yapmak için filan epeyce büyüdük sanırım.”

Tren hafif hafif hareket etmeye başlamıştı. Karşıdaki caddenin trafik lambalarına değil de ucu bucağı gözükmeyen bir çam ormanının ağaçlarına bakar gibi, yeşil ışığa dalıp gittiler. Başlarının üstünde dumanlar tütmeye devam ediyordu.

Angela bir kez daha tren gibi öterek sessizliği bozdu.

“Peki bugün neden o kadar ağır davrandın ürünleri dizerken?”

“Yumuşatıcıları kokluyordum.” diye yanıtladı Monica. “Annemin çocukluğumda kullandığı kokuyu bulabilmek için.”

Angela, bakışlarını aşağı indirdi.

“Çok özel değilse…” dedi, onu incitmekten korkarak. “Nedenini öğrenebilir miyim?”

“Yoo hiç özel değil” derken omuzlarını kaldırdı, Monica. “Son muayenesinde doktor: ‘Gençliğinde onun için önem taşıyan şeyleri, özellikle de kokuları anımsatmaya çalışın. Hafızasını geri kazanmasında faydalı olur.’ demişti. Bu sabah temizlik reyonunda görevlendirilince, çocukken çamaşırlarımızın mis gibi çiçek koktuğu aklıma geliverdi.”

“Bulabildin mi peki hangi koku olduğunu?”

“Evet epeyce deneme yanılmanın ardından sonunda bulabildim” derken gülümsedi Monica. “Alp Çiçekleri… Babam hayattayken iyi markalar kullanabiliyorduk. Sonra yıllarca ucuz market ürünleri ile idare ettik. O kokuyu duyunca gözümde mutlu çocukluk günlerim canlanıverdi. Belki annemde de aynı etkiyi…”

Angela: “Düüüüüüt” diye uzun uzun öttü. “Tren o günlere kalkıyor o zaman. Alp Dağlarının çiçekli yamaçlarından geçerek tabi…”

Gözlerini kapadılar.

Monica mis kokulu serin pikesinin altında babasının okuduğu Grimm masallarını dinledi. Yeni yıkanmış Mickey’li pijamalarının içinde uslu uslu uyumaya çalışırken, ertesi sabah Noel Baba’nın getireceği hediyeleri tahmin etmeye çalıştı. Annesinin kucağında çizgi film izlerken onun şeker pembesi yumuşak boğazlı kazağına burnunu gömdü. Okul dönüşü mis gibi temizlik ve kek kokan evlerinin koridorunda odasına doğru koştu. Bahçeye asılı çamaşırlar arasında komşu çocukları ile saklambaç oynadı…

Derken tiz bir düdük sesi duyuldu. Monica önce onu bir trenin çıkardığını sandı. Göz kapaklarını ağır ağır aralayınca karşısında Angela’nın sıcacık gülümseyişini buldu. Başını biraz çevirince oturduğu yerde zıpladı. Angela’nın yanında Mario dikiliyordu! Mario elindeki Alp Çiçekleri kokulu yumuşatıcı şişesini gülümseyerek Monica’ya uzattı.

Monica şişeyi mahcubiyet içinde alıp yanına koydu. Kenara kayarak, lokomotifte Angela ve Mario’ya yer açtı. Angela eski yerine, Mario ortalarına oturdu. Birer sigara yaktılar. Gözlerini kapadılar. Mola bitinceye dek dumanlar arasında hayallere daldılar.

Öyküyü Paylaşın:

Bu Kareli Öyküleri okudunuz mu?

FERRARİ

Onlara ilk kez “Ferrari” diye seslenen, çınaraltındaki durakta çayını yudumlayan bir taksici olmuştu. Ayrılmaz üçlüye takılan bu lakap hızlıca benimsendi ve mahalleli tek tek isimleri ile çağırmaktansa onlara topluca “Ferrari” demeyi daha kolay ve eğlenceli buldu.

Tekerlekli sandalyeli Pilot, Ferrari’nin direksiyonuydu. Nereye gidileceğine o karar verirdi. Hangi hızda ilerleneceğine de. Kopi (İngilizce pilot yardımcısı anlamına gelen co-pilot’tan türetme olduğunu çok az kişi bilirdi) her zaman Pilot’un yanında yürür, durmadan konuşurdu. Pilot, mahalledeki dedikodulardan son çıkan oyunlara, spor haberlerinden öğretmenler odasında konuşulanlara, kızların oğlanlar hakkında ne düşündüklerinden, hangi arabanın ne kadar hız yaptığına dek hemen her konuda fikri, söyleyecek bir ton şeyi olan Kopi’yi dikkatle dinler, uydurma ya da abartılı olanları geçiştirir, önemli bilgi ve haberler hakkında art arda sorular sorar, aldığı kararlarla Ferrari’nin yönünü belirlerdi.

Arka koltukta ise ön taraftaki konuşma ve kararlara pek bulaşmadan Pilot’la Kopi’yi takip eden Turist bulunurdu. Düşünmeyi, çalışmayı pek sevmeyen dost canlısı bir çocuktu. Bir salyangozu, çürümüş bir armutu, çimento karıştırıcısını saatlerce ağzı açık seyredebilirdi. Oyuna ya da yardıma çağırıldığında ise o saf ve ağır hali gider, şaşırtıcı bir hızla çevik ve eğlenceli birine dönüşürdü.

Birbirlerine öylesine sıkı sıkıya bağlıydılar, öyle güzel tamamlıyorlardı ki, tek başlarına kaldıkları zaman kendilerini birer yedek parça gibi hissediyor ancak bir araya gelip Ferrari’yi oluşturduklarında bir anlama kavuşuyorlardı.

O yaz keyiflerine diyecek yoktu. Mahallenin yollarına parke taşı döşenince Pilot’un arabasının, dolayısıyla Ferrari’nin hızı artmıştı. Kopi’nin, yaşının artık yeterince büyüdüğünü öne sürerek bütün günü dışarıda geçirebilme hakkına sahip olması gerektiğini savunduğu görüşmeler, babasının pes etmesi ile neticelenmiş; Kopi’nin durumunu örnek gösteren Pilot ve Turist de çok geçmeden özgürlük alanlarını genişletmeyi başarmışlardı. Artık sabahları evlerinden çıkarken yanlarına ekmek arası peynir, bazen de domates alıyor, kumanyalarını Pilot’un tekerleklerinin altına yerleştiriyor, bütün gün diledikleri gibi takılıyor, öğlen eve dönmek yerine kısa bir mola vererek yarım ekmeklerini kemiriyorlardı.

Okul bahçesindeki basket maçlarında karşılarına çıkanı deviriyorlardı. Turist’in ribauntları, Kopi’nin asistleri ve Pilot’un isabetli şutları birbirini öylesine tamamlıyor, her biri gözü kapalı diğerlerinin nerede duracağını, topu ne zaman ne tarafa atacağını öyle iyi biliyor, bireysel zaaflar takım arkadaşları tarafından öyle iyi kapatılıyordu ki, rakipler bir süre direnmeye çalıştıktan sonra teslim oluyor, maçlar her defasında farka gidiyordu. Küçük çocuklar “Ferrari” tezahüratına başlıyor, işte o zaman Turist’in potaya asılıp maymun gibi sallanmaları, Kopi’nin bacak arası pasları ve Pilot’un arkası dönük basket şovları başlıyordu.

Çayda balık avlamakta da ustaydılar. Kopi kahvehanede konuşulanlara kulak verip balık sürülerinin hangi bölgelerde gezindiğini öğrenir, Pilot akşamdan kurşunları, misinaları, iğneleri, yemleri ayarlar, Turist de beline kadar suya girip kamışı atar, hiç şikayet etmeden saatlerce beklerdi. Sonunda bilgi, teknik ve sabırla hareket eden Ferrari ödülünü iri bir kefal ya da adam başı birer tane alabalıkla alır, Kopi’nin topladığı çalı çırpıyı tutuşturan Pilot’un ağaç dallarından yonttuğu şişlerde nar gibi kızaran balıklar afiyetle yenirdi.

Balığın bol olduğu ya da Ferrari’nin şansının yaver gittiği günler hasılatı kasabaya götürüp satar, kazandıkları parayı ya panayır zamanı tüfekle mantar patlatma, boks topunu yumruklama, bardağa top atma gibi oyunlar oynamak için biriktirir, ya parkta keyifli zaman geçirmek için kutu oyunu, tavla, mini langırt filan satın alır, ya da basket maçlarında kendilerini destekleyen çocuklara şeker, çikolata dağıtıp bir sonraki maç için taraftarlarını motive ederlerdi. Bazen de balıkları satmak yerine, yaşlı, yoksul komşularına dağıtarak hayır dualarını alırlardı.

Sıcak bir Ağustos günü, kuğulu çay bahçesinde, havuzbaşına oturmuş, çay eşliğinde peynir ekmeklerini yiyorlardı. Turist, evden çıkarken bir poşete dokuz tane zeytin koymuştu. Poşeti çıkarıp ağzını açtı, masanın ortasına bıraktı. Pilot, Turist’in sırtını sıvazladı. İkisi iştahla zeytinlerini yerken, Kopi’nin gözü ekmeğini sardığı gazete kağıdındaki bir habere takılmıştı. Pilot ona dönerek:

“Kopi hiç değilse yemek yerken bırak şu okuma sevdasını da, Turist’in zeytinlerinin tadına bak. Ben böyle güzelini yemedim.” dedi.

Kopi toparlandı. Buruşuk gazeteyi katlayıp cebine koydu, heyecanını belli etmemeye çalışarak ziyafete katıldı.

Akşam ezanı okunurken her zamanki gibi önce Pilot’u evine bıraktılar. Turist’le başbaşa kalınca Kopi alelacele cebindeki kağıdı çıkardı.

“Bunu hatırlıyor musun?” diye sordu.

Turist’in gözlüğü burnunun ucuna düşmüştü. Ağzı açık:

“Yoo” diye cevapladı.

“Bugün Kuğulu Park’ta okuduğum gazete parçası. Şu habere bak.”

Turist, “Alpler’de Hamak Keyfi” başlıklı habere şöyle bir göz attı. İtalya’da dağların arasına halat çeken bir grup sporcu, halata taktıkları kancaların ucunda sallanan hamaklarda, yeryüzünden yüzlerce metre yüksekte dinleniyor, gitar çalıyor, sohbet ediyordu. Turist gözlüğünü iterek Kopi’ye döndü:

“Eee?”

Kopi heyecanlı ve sabırsız görünüyordu.

“Anlamıyor musun oğlum? Bu teknikle Pilot’un en büyük hayalini gerçekleştirebiliriz?”

“Kasabaya tepeden bakma hayalini mi?”

“Tam üstüne bastın. Biz şimdiye kadar hep onu tepenin zirvesine nasıl taşıyacağımıza kafa yorduk. Di mi?”

“Evet. Dönüşümlü taşımamıza yardım edecek sekiz on tane gönüllü buluncaya kadar ertelemiştik o işi.”

“Aslında biz büyüyüp kaslansak da bize eşlik edecek gönüllü bulamayacağımızı, parayla profesyonel dağcılar tutsak da adamların bu işi tehlikeli bulup kabul etmeyeceğini biliyorduk ama Pilot’u üzmemek için hiçbir zaman beceremeyeceğimizi itiraf etmiyorduk, di mi?”

Turist dudak büktü.

“Yani… Ben o kadar umutsuz değildim aslında. Ferrari’nin çözemeyeceği iş yoktur sonuçta.”

“Aslında haklısın. İşte bu haber bir çözüm ampulü yaktı kafamda.”

Kaldırıma çömeldi. Bir ağacın altındaki dal parçasını kırıp ucunu sivriltti. Toprağı düzeltip üstüne çizmeye başladı.

“Şimdi bak, burası tepe. Burası çay. Bunlar da çayın diğer kıyısındaki kayalar.”

Turist dikkatle dinliyordu.

“Bizim ulaşmamız gereken yer şurası, di mi?” Dalın ucu ile tepenin zirvesini işaret etti.

“Evet, en iyi kasaba manzarası orada.”

“Peki, bir kanca tepenin ucuna, bir kanca da aşağıdaki kayaya çakılsa… Araya bir dağcı halatı çekilse… Pilot’un sandalye de dört tarafından kancalansa ve o kancalar İtalyanlar’ın hamaklara yaptığı gibi halata geçirilse. Alttaki kayanın dibine kurulacak bir makara sistemi ile Pilot sandalyesinden inmeden tepeye kondurulur mu, kondurulmaz mı?”

Turist’in gözleri heyecan ve sevinçten faltaşı gibi açılmıştı.

“Kopi, zehir gibi çalışıyor kafan şerefsizim. Fizikten aldığın o 90’lar hakkınmış harbiden, helal olsun.” Yumruğunu sıkıp coşkuyla Kopi’nin omzuna vurdu. Kopi bir yandan acı içinde omzunu tutuyor, bir yandan gururla övgüleri kabul ediyordu.

***

Sonraki haftalarda Ferrari hemen her gün oy çokluğuyla balığa çıkmaya başladı. Çayda her zamankinden uzun kalınıyor, en güzel balıklar eskisi gibi pişirilmek yerine balıkçıya satılmak üzerine saklanıyor, bizimkiler peynir ekmeğe talim ediyordu. Pilot, arkadaşlarındaki değişimi elbette ki fark ediyor ama sorularına yanıt alamayınca kaderine razı oluyor, çoğunluğa uyarak o da diğerleriyle bir hareket ediyordu.

Epeyce paraları birikmiş, panayır zamanı da gelmişti. Bir sabah çitlembik ağaçlarının gölgesinde dinlenirlerken, Pilot yazı her zamankinden fazla çalışarak geçirdiklerini, panayırda doyasıya eğlenmeyi hak ettiklerini söyledi. Kopi çimenlere uzanmış, ağacın dalları arasından gökyüzünü seyrediyordu.

“Para harcamak yok, Pilot” dedi. “Bu yıl panayıra gitmeyeceğiz.”

Pilot şaşırdı. Aslında fikirler Kopi’den, kararlar Pilot’tan çıkardı. Turist: “Katılıyorum.” diyerek Kopi’yi destekleyince Pilot’un hayreti bir kat daha arttı. Genellikle bu ikisi uçuk kaçık tekliflerde bulunur, Pilot mantıklı açıklamalarla paranın idareli harcanması, başkalarına saygılı davranılması, riskli işlere girilmememesi için diğerlerini ikna ederdi. Son zamanlarda ise Kopi ile Turist aralarında gizli bir anlaşma yapmışcasına tam tersine fazla sorumlu, eli sıkı, hatta eğlencesiz davranıyor, durumu dengelemeye çalışan Pilot’un önerilerine de kulak asmıyorlardı. Pilot dayanamadı:

“Siz benden habersiz bir işler mi çeviriyorsunuz?”

Kopi omuz silkerek: “Yoo” dedi. “Amma şüpheci oldun sen de. Ben şahsen boks topuna yumruk atmak, ya da ilkokul yıllarında patlattığım mantarlardan birkaç tane daha vurmaktan daha anlamlı bir şeyler yapalım istiyorum o parayla.”

Turist, gözünü parmağındaki uğurböceğinden ayırmadan:

“Katılıyorum.” dedi.

Pilot, cüzdanının çıtçıtlı bölmesini sertçe açtı. İçinden bir tomar para çıkardı. Kopi’ye uzattı. “Alın o zaman para sizde dursun.” dedi. “Anlamlı şeylere harcarsınız.”

Kopi itiraz etmeden parayı aldı cebine koydu. Pilot birkaç saat surat astı. Sohbete katılmadı. Soruları kısa yanıtlarla geçiştirdi. Öğleden sonraki basket maçına kadar böyle gitti. Sonra yine “Ferrari” tezahüratları altında eski neşelerini buldular.

***

Tatilin bitmesine üç gün kalmıştı. Sabah, her zamanki saatte Ferrari toplanmış, yola çıkmıştı. Pilot: “Bugün hava serince, parka gidip Monopoly oynayalım.” diyerek sessizliği bozdu.

Kopi: “Bence çaya gidelim.” dedi.

Turist: “Katılıyorum.” diyerek onu destekledi.

Pilot artık bu ittifaka alışmıştı ama bu kez iyice saçmalıyorlardı:

“Oltaları almadık ki?” derken Kopi’ye döndü.

“Balık tutmayız biz de suyun akışını seyrederiz.” Bu defa yanıt Turist’ten gelmişti. Pilot başını iki yana salladı ama bir şey demedi. Çaya doğru ilerlediler.

Kayanın başında dağcı kıyafetleri giymiş iki adam onları bekliyordu. Tepeye doğru bir halat çekilmişti. Pilot’un şaşkın bakışları arasında önce Turist emniyet kemerini bağladı. Kemer halata takıldı ve dağcılardan birinin idare ettiği makara ağır ağır hareket ettirilerek Turist’i havalandırdı. Birkaç dakika sonra Turist tepeden el sallıyordu. Kopi, Pilot’a döndü:

“Hadi kardeşim. Sıra sende.” dedi.

Pilot kıpkırmızı oldu. Ne diyeceğini bilemedi. Dağcılar önceden test ettikleri aparatları birer birer önce tekerlekli sandalyeye, sonra da karabinalarla halata geçirdiler. Pilot’u emniyet kemerleri ile hem sandalyeye hem de halata bağladılar. Dengeyi sağlamak ve gerekirse müdahale etmek için bir dağcı da tekerlekli sandalye ile birlikte havalandı. Ağı ağır yükseldiler.

Pilot naralar atıyordu. Nihayet isminin hakkını veriyor, gerçekten uçuyordu.

Kopi de tepede aralarına katıldı. Hep birlikte kucaklaştılar. Pilot gözleri nemli:

“Biliyordum işin içinde bir bit yeniği olduğunu ama…” Turist’le Kopi haftalardır tuttukları kahkahayı bastılar. Pilot sözünü yutkunarak tamamladı: “Bu kadarını hayal bile edemezdim.”

Ferrari’yi tepenin zirvesine, yeryüzünde kasaba manzarasını en güzel gören yere park ettiler. Pilot arabanın altına bağladığı poşetten peynir ekmekleri çıkardı. Öğlen yemeklerini iştahla dişleyerek manzarayı seyre daldılar.

Öyküyü Paylaşın:

Bu Kareli Öyküleri okudunuz mu?