GÖNÜL GALERİSİ

GÖNÜL GALERİSİ

“Peki sıkılmıyor musunuz burda, yedi gün, yirmi dört saat, hapis gibi dört duvar arasında?” diye sordu oraletinden bir yudum alan kirli sakallı, temiz yüzlü üniversite öğrencisi.

Eminönü hanları hakkında araştırma yapıyordu. Az konuşan, dik ve derin bakan Çaycı Dayı’yla sohbet etmekten keyif alıyor, aklının bir köşesinde, samimiyeti biraz daha ilerletirse hanın fotoğraflarını çekmek için izin koparabileceği ümidini taşıyordu.

“Yoo.” dedi Çaycı Dayı. “Allah’a şükür yediğim önümde, yemediğim arkamda. Handa çalışanlarla akraba gibi olduk. Eh onların müşterileri, hamallar, seyyarlar, komşular derken gündüzleri geleni gideni çok olur buranın. Sıkılacak vakit olmaz yani. Akşamları herkes evine gidip han bana kalınca da…”

Dudağının kenarında bir gülümseme belirdi. İlk kez gözünü kaçırdı delikanlıdan. Sessizleşerek, ikinci katta ağır ağır yürüyen kediyi izlemeye koyuldu.

Öğrenci meraklanmıştı: “Ee, ne yaparsınız akşamları?”

Çaycı Dayı ayağa kalktı. Elinde boş çay bardağı ile ağır ağır yürüdü. Ocaktan yükselen buharlar arasında iyice esrarengiz göründü öğrencinin gözüne.

“Kepenkleri indirir, içeriden kapıyı kilitlerim önce. Sonra hanı süpürür, silerim.”

Höpürdeterek çayından bir yudum aldı. Bardağını kilim desenli masa örtüsünün üzerine bıraktı.

“Yanına bir salata yapar, öğlenden kalan yemeği yerim. Biraz dinlenmiş de olurum o ara… Sonra ertesi günün yemeği için kolları sıvarım.”

Öğrenci, az önce Çaycı Dayı’yı gülümsetenin bunlar olmadığını seziyordu.

“Peki sonra?” diye sordu sabırsızlanarak.

“Sonra radyomu açarım.” Ayağa kalktı bir kez daha. Çay ocağından siyah, eski bir el radyosu alıp döndü. Taburesine oturmadan düğmesini çevirdi. Loş sofayı yumuşak bir sanat müziği ezgisi sardı. Başını ağır ağır çevirip arkasındaki duvarı gösterdi.

“Görüyor musun, şu resimleri?”

Çaycı Dayı’nın oturduğu taburenin gerisindeki duvar rengarenk, yağlı boya tablolarla, çerçevelenmiş takvim yapraklarıyla, büyütülmüş fotoğraflarla, dokuma duvar halılarıyla, resim işlenmiş kilimlerle doluydu. Duvarın sıvası, ancak resimler arasındaki ufak tefek boşluklardan görülebiliyordu.

“Görülmeyecek gibi değil ki…” derken gülümsedi, Öğrenci. “Hana girdiğimden beri gözlerimi onlardan alamıyorum.”

Yanıtı Çaycı Dayı’nın hoşuna gitmişti. Bir yudum daha aldı çayından. Bu defa daha iştahlı.

“Bunların her biri ayrı alem benim için.” Dudaklarını büzüp devam etti:

“Bak şu yelkenliyi görüyor musun? Ne zaman dar gelse yerim, açılır giderim onunla. Kaptanı da benim, tayfası da… Çarkçısı da benim, mutfakçısı da… Kürekçisi, miçosu, yelkeni, rüzgarı… Dalgası da benim, balığı da… Karayı müjdeleyen martısı da… Direği kıran fırtınası da…”

Delikanlı şaşırmıştı. Radyodan yükselen tambur sesi eşliğinde Çaycı Dayı’yı dinliyor; adamın kendi sözcükleriyle mi konuştuğunu, yoksa ezberden şiir filan mı okuduğunu sormaya cesaret edemiyordu.

“Bir bakmışsın kürek olmuşum, dalgayı yarıyorum. Denizi çekiyorum, gemiyi itiyorum tek başıma. Bir bakmışsın balık olmuşum, kürekten ürkmüş, dibe kaçarken büyük bir balığın radarına girmişim. Dost bir istiridyenin kaygan yatağında soluklanıyorum…”

Soluklanıp devam etti.

“Sonra bir bakmışsın, küreği çeken kolun sahibinin göğsünde sakladığı kıvırcık saçlı bir oğlan resmiyim…”

Öğrenci bir an için, denize inip kalkan küreğin çıkardığı sesi duyar gibi oldu. Başını kaldırınca, hışırtının yukarı katta plastik bidonu tırmıklayan kediden geldiğini anladı.

“Oğlan demişken… Şu kadın resmini görüyor musun, çerçevesi güllü, gümüşlü olan…”

“Evet” dedi, Öğrenci.

“O benim şefkatlim, merhametlim… Ne zaman pişman olsam, eskiden yediğim bir haltı kafaya taksam, biçare kalsam, vicdanım sızlasa açılırım ona. Kadın annem olur. Ben kucağındaki çocuk. Bebekliğimdeki gibi ninniler söyler, okşar yüzümü.”

Çayını bir kez daha höpürdetti.

“Bir başka gece, o kadın benim rahmetli hanımım olur. Bir türlü doğmayan çocuğumuz olur kucağındaki de. Bir gececik olsun hep beraber mutlu oluruz. Bebek gibi uyurum, ben de.”

Öğrencinin oraleti bitmişti. “Dur sana bir de ada çayı vereyim.” dedi, Çaycı Dayı. “Keskin muhabbetle iyi gider.”

Ada çayını öğrencinin önüne bırakırken: “İşte böyle…” diye mırıldandı.

“Resimlere zaafımı bilenler, uğrarlar sık sık. Antikacı, kırtasiyeci, eskici, ressam… Resme uzun uzun bakarım önce. İçimi kıpırdatıyor mu? Bir şey çağrıştırıyor mu? Nefesimi açar mı? Canımı yakar mı?”

Biri girdi hana, adres sordu. Çaycı Dayı tarif edip gönderdi adamı, fazla uzatmadan. Öğrenciye dönüp devam etti:

“Bazı resmi gördüğüm anda bir yarama iyi geleceğini, bir özlemimi dindireceğini anlarım. Rüyamdan mı; gazeteden mi; bizim memleketteki bir dereyi, ormanı benzettiğimden mi; her nedense kanım kaynayıverir işte ecnebi dağlarına, ırmaklarına… Çocukken babamın soyduğu meyveleri mi düşürür aklıma bilmem; şu çerçeveli takvim sayfasını mesela, servet dökseler söktürmem o duvardan.”

Yumruğunu hafifçe vurdu masaya:

“Bazısını da ister dünyanın en meşhur ressamı yapsın, ister en iyi fotoğrafçısı çeksin, sokmam hana. Bizimki sanat değil, gönül galerisi neticede.”

Delikanlı gözlerinin dolduğunu belli etmemeye çalışarak gülümsedi.

“Dininize de bağlısınız anlaşılan.” dedi, Çaycı Dayı’nın hemen arkasındaki camili, Kabe’li duvar seccadesini göstererek.

“Elhamdülillah.” derken avcunu iki kere göğsüne vurdu adam. “Her gün beş vakit bakarım ona.”

Öğrenci saatine baktı. Gitmesi gerekiyordu. Gönülsüzce ayağa kalktı. Çaycı Dayı oraletle ada çayının parasını almadı.

Dostça tokalaşırlarken: “Son bir ricam olacak.” dedi, Öğrenci.

“Hanın değil ama sizin fotoğrafınızı çekebilir miyim, resimlerinizin önünde? Tezim için değil, kendim için.”

“Eyvallah.” dedi Çaycı Dayı. “Han benim değil ama resimler benim sonuçta.”

Tabureye oturdu tekrar: “Çek bakalım şöyle Kabe’nin önünde. Yelkenliyle anne, çocuk da çıksın ama mutlaka.”

Öyküyü Paylaşın:

Bu Kareli Öyküleri okudunuz mu?

LOKANTACI YARİM

Sevmemesi gerekenleri sevmeyi severdi. Sigarayı… Babasını… Tırnak kemirmeyi… Mustafa’yı… Bütün gün arı gibi işlenir, müşterinin seyreldiği akşamüstü saatlerinde kapının önündeki masaya ilişir, mutfaktaki ocakta yaktığı sigarasından derin bir fırt çekerdi. Yeşile çalan gözlerini sabit bir noktaya diker, sevmemesi gerekirken…

EGE RÜYASI

İşte O, bir tek bu saatlerde gerçekten nefes aldığını hissediyor, baba yadigarı “Rüya” adlı sandalının küreklerine asılarak karadan uzaklaşıyordu. Özellikle bir hedef belirlemiyor ama ilginç bir şekilde her gece kendini aynı sularda buluyordu. Duracağı yeri ve zamanı gözlerinin yıldızlar gibi seğirmesinden, sandalının yakamoza karışmasından ya da başının üstünde aniden beliriveren kar beyazı bir martıdan anlıyordu.

ŞIMARTMAK

Kapıyı ille de yumuk elleriyle kendi açıp, öyle bir sarılırdı ki babasının boynuna… Terini duymaz, kirini, pasını görmez, parası var mı yok mu bilmez; doğarken cennetten toplayıp getirdiği demet demet öpücüğe boğardı, çalı gibi dikenli yanakları. İşte o kavuşma anlarında eklemleri kasılır kalır, gözleri sıkı sıkı kapanırdı. Kendini bu kadar saf ve sınırsız sevgiye layık görmediğinden mi, böylesinin var olabileceğine bir türlü inanamadığından mı…

KARA TREN

Siyah bulutlar sini gibi örter ya bazen yeryüzünü. İşte öyle zamanlarda insanların içi tren gibi kapkara olur. Sis kaplar dört yanı. Bedenler gölgeye dönüşür. Kimse birbirini tanıyamaz. Ürkekleşir. Aynalar, göller, kuyular filan parlar nadiren. Derinlerde gizledikleri son ışıklarıyla. Onlara da pek kimse bakmak istemez. Bakan tek tük meraklı, kendini göremez yüzeylerinde.

Tgumusay Yazar:

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir