GRİ

GRİ

Kovulmuştu. Ve hiç fena hissetmiyordu kendini. Rüzgar yüzünü tatlı tatlı yalıyordu. Omuzlarındaki tek ağırlık ceketi. Onu da çıkardı. Kravatını katlayıp cebine koydu. Şehir bomboştu. Hiç görmediği kadar… Belki o saatlerde hep böyle olurdu. Kovulmasa haberi bile olmayacak.

Yanından takasıyla bereli bir balıkçı geçti. Pata pata… Bir martı irtifa kaybetti. Suya çarpmadan toparladı, balık dibe kaçtı belli ki. Güneş bile mesai yapmıyordu, hayret: Her yer gri. İstese yürüyerek karşıya geçebilirdi. Ya da martıyla bir havalanır. Çünkü kaldırım, deniz ve gökyüzü aynı renkti, aynı rengin aynı tonu. Böyle havalarda çalışmamak lazım. Yüzmek, uçmak ya da en iyisi bildiğin gibi yürümek varken, çalıştırmak isteseler de karşı çıkmalı. Ya da kovsunlar gitsin, en temizi.

Hafta sonu fabrikalar, plazalar, bürolar püskürtüyor ya insanları buralara. O zaman kalabalıktan ne asfalt ne de kaldırım görünür. Oysa şimdi güzelliğine bak şu beton yolun. Mis gibi yıkanmış da bulut ve boğaz suyuyla. Gümüşten göletler açmış gövdesinde. Denizden daha güzel görünüyor, abartısız. Dümdüz, belirgin, güvenli. O yüzden bu canım yolu bırakıp da denizde yürümüyor insan. Deniz de gri sonuçta, bir de dalgalı, tümsekli filan, akıntının nereye götüreceği belli değil. Yorar insanı. Kovulmasa iyiydi belki. Şanlı şerefli, zamlarla, terfilerle dolu bir kariyerin ardından. Narkozun etkisi dağılıyor galiba. Yanağı ıslanmış, ilginç. Beton yol gibi sert ve ıslak olması normal gerçi. İkisinin de önü açık. İkisinin de rengi gri. Sabah sabah her yer boş, her şey gri.

İnsan kendine eziyet etmeye bayılıyor. İyi hissediyor aslında. Yani düşünmediğinde, kuş kadar hafif. Ama düşünmesi gerektiğini düşünüyor. Üzülmesi gerektiğini. Kovuldu çünkü. Korktuğu başına geldi. Oysa yıllarca bu sabahı yaşamamak için, bir sürü şeyi yaşamamayı göze almıştı.

Mesai henüz başlamıştı. Mesajlarını kontrol ederken çörekotlu, peynirli poğaçasını dişliyor, yılbaşı çekilişinde hiç haz etmediği bir mesai arkadaşı tarafından hediye edilmiş kupadan çayını yudumluyordu. Birkaç gündür aklının bir köşesinde erken rezervasyonla yaz tatilini ucuza getirebileceği düşüncesi vardı. Telefonu çalıp da toplantı odasına çağrılınca henüz poğaçasını bitiremediğine hayıflanmış, diğer yandan görüşmenin sonunda erken rezervasyon için izin tarihini netleştirme talebinde bulunabileceğini düşünmüştü.

Beş dakika sonra toplantı odasından çıktı. Hiç kimseyle vedalaşmadan, mantar panoya iğnelenmiş aile resimlerini bile toplamayı akıl etmeden ofisi terk etti. Çok da bir şeyi yoktu, düşününce. Çekmecede bir paket galeta, birkaç kopya müzik cd’si, yarım poğaca, çeyrek kupa dolusu ılık çay… Ve kutu kutu kartvizitler: Gönderileceği önceden belli değildi anlaşılan.

Bir teknesi olsaydı mesela, konuyu daha kolay değiştirebilirdi. Bir bakmışsın rüzgardan, akıntıdan, yemlerden filan bahsediyorsun. Hatta daha iyisi; biri bahsediyor, sen dinliyorsun. Mesela bir balıkçının kartviziti olmamıştır hiç.

Aslında üstüne ağ atılan bir istavritin durumu daha iyi. Yapabileceği bir şey yok neticede. Yani şirket iflas edip kapansa, sen de onun gibi iki çırpınır huzur içinde teslim olursun belki. Ama bir tek sen vurunca böyle kıyıya… Oltaya takılmış istavritlerin canı daha çok yanar tabi. Sonuçta saplanmış bir de kanca var işin içinde.

Başarısız bir baba çocuklarına hepten laf geçiremez olur. “Çalışmak istemiyorum” der mesela çocuk. “Canım istemiyor” diye ısrar eder. “Çalışmak zorundasın” der baba, “Hayatta her şey senin istediğin gibi olmuyor”. Çocuk, kaşlarını çatarak: “Çalışmasam ne olur?” diye sorar. Baba: “Sınıfta kalırsın” diye yanıtlar. – “Sonra?” – “Okuldan atılırsın.” – “Sonra?”. – “İşsiz kalırsın.” – “Eee n’olcak? Sen de işsizsin zaten.”

Vapur geçti. Düdüğü Hisar’daki toplar kadar ağır. Gövdesi Aşiyan Mezarlığı kadar uzun. Gri havalarda, bir de siyah beyaz fotoğraflarda demokratik, özgürleştiren bir yan vardır. İnsanlar, arabalar, ağaçlar, binalar, işliler, işsizler eşit görünür. Koyu griler açıklardan üstün değil. Vapur sesi martı sesini bastırmaz mesela. Suda yürüyebileceğini, havada koşabileceğini, kaldırımda yüzebileceğini sanır insan. Gri anlarda olur bu. Sudan dışarı çekilirken uçabileceğini sanan bir istavrit gibi. İstavrit uçabileceğini bilse de uçmak istemez o an. Yeniden suyuna dönmek ister. Alışkanlığı maceraya tercih eder bütün istavritler. İnsan da gri günlerde eskisi gibi, hiçbir şey olmamış gibi karada yürümek, sıradan bir gün geçirmek ister en çok. Ama kancayı yutmuştur bir kez.

Kovulmuştu. Ve bir poğaçacı geçiyordu yanından. Peynirli, çörekotlu bir poğaça satın aldı. Yarısını yedi. Sabahtan intikamını almış gibi oldu biraz. Hava gri olunca sabah doğrudan akşamüstüne bağlanır. Öğlen yemeği yenmez öyle günlerde.

Poğaçanın ofiste yediği yarısını martıya attı. Martı istavriti yakalamaktan kurtuldu böylece. İstavrit martıya yem olmaktan. Kovulmasını tatlıya bağlayacak bu zincir hiç hoşuna gitmedi. Herkesin ya av ya avcı olduğu bir dünyada yaşamak zorunda olma fikri ve bu zinciri bozmaya çalışma işgüzarlığı canını sıktı. İşgüzar sözcüğünün “iş”le başlıyor olması komiğine gitti. Sabah sabah bir tek onun işi yoktu.

Böyle yürüdükçe hayata dair önemli çözümlemeler yapacağı iyimserliğinde değildi. Kendine acımayı da bir yere kadar sürdürebiliyordu. En büyük şansı, havanın gri olmasıydı. Kendi başına alamayacağı bir karar onun adına alınmış, Boğaz kıyısında yürürken siyah beyaz bir fotografı çekilmişti. Bu fotoğrafta da çok açık görülüyordu ki, istese yürüyerek karşı kıyıya geçebilirdi. Ya da martıyla bir havalanır.

Öyküyü Paylaşın:

Bu Kareli Öyküleri okudunuz mu?

HACI

Soğanla bir yandı göz pınarları. Gözyaşları büyüdü, taş gibi kaskatı oldu. Buruşuk gözlerine sığmadı… Derken yağ gibi kaygan, akmaya başladı. Önce kır sakalını, sonra yeni önlüğünün göğsünü ıslattı.
İncecik parçalara ayırdığı soğanı kıymanın üstüne boca etti. Ayçiçek yağını dökerken boğazını düğümleyen yumru da küçüldü sanki biraz. Kimyon ve karabiberden birer tutam aldı. İçinden sure okumaya koyuldu.

YOSUNLU KAPI

Eski bir semtin yıkılmaya yüz tutmuş rutubetli binalarının kıyısından geçerken, denize inen bir yokuşta genzi iyot ve yosun kokusu ile dolarken, sahaflarda içinde neler yazdığından çok, daha önce kimlerin dokunduğunu merak ettiği kitapları karıştırırken…

PAZAR OLA

1922 yılının yazdan kalma bir Ekim günüydü. İnci Mecmuası muhabiri Kemal Bey yazısını teslim etmiş, kahkülünü uçuşturan esintiye karşı Babıali yokuşundan Sirkeci’ye doğru iniyordu. Sigarasından derin bir nefes çekerken, artık bekarlıktan yorulduğunu düşündü. Zaten vazifesi gereği oldukça düzensiz, koşuşturmalı, muamma ve tehditlerle dolu bir hayatı vardı.

YOKUŞ

İhsan’la Musa… Biri muslukçu, öteki kaynakçı. Biri yapılı, öteki ufak tefek. Birinin başı üşür, ötekinin bağrı hep açık. Biri öteberisini bollaşmış ceplerine tıkıştırır, ötekinin elinden poşet eksik olmaz. Birinin dört çocuğu var, ötekinin üç. Sabahları işe beraber giderler. Yolda Kürt böreği alır, Çaycı Halit’in taburelere çöküp yerler.

Tgumusay Yazar:

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir