MEZARCI

MEZARCI

Zarif adamdı aslında. Çay kaşığını tutuşuyla, bacak bacak üstüne atışıyla, uzun kirpiklerini kırpışıyla. Çürük ama güzel güler, eski ama temiz giyinirdi. Mezarlıktan çıkacağı zamanlar muhakkak gasilhanede yıkanır, saçlarını gül suyu ile tarar, kazanda kaynattığı ölü giysilerinden mevsimine göre uygun bir şeyler seçer, eliyle kırışıklıklarını ütüledikten sonra sırtına geçirirdi.

Cılız kolları çukur açıp kapamaktan, ölü ve su tenekesi taşımaktan çelik gibi kaslı ve güçlüydü. Ama yetişkin erkek pantolonlarının, tişörtlerinin, hemen hepsi bol gelirdi çelimsiz bedenine. Çocuk giysilerini ise asla giymezdi. Onları da kazanda kaynatır, ipe asıp kurutur, bir ölü battaniyesine sarar, Çocuk Esirgeme Yurdu’nun kapısına bırakırdı.

Ölüler ve köpeklerle konuşurdu bir tek. İnsanlara en fazla işaret ederdi. İşaret parmağını havada döndürüp kahveciden çay isterdi. Parmaklarını bohça gibi birleştirip ağzına götürerek bakkaldan ekmek isterdi. Kafa şişiren biri olursa parmağını dudaklarına götürüp sessizlik isterdi. Ölüyü gömdükten sonra avuçlarını göğe açıp rahmet isterdi.

İnsanlar sevmezdi onu. Mezarlıkta sevdiklerinin ölüsünü gömen bu adama kimisi hınçla, kimisi korkuyla bakardı. Kadınlar dua mırıldanmaya başlardı sokakta onu görünce. Kahvehaneye girdiğinde, kağıt oynayan erkekler “tövbe estağfurullah” diye söylenirlerdi, “nerden çıktı şimdi bu uğursuz!”.

En kuytu köşedeki masaya otururdu. Başı hep öne eğik. Çayını dikkatle, kaşığı bardağa değdirmeden karıştırırdı; küreğini mezara dizdiği tahtalara çarptırmamaya özen gösterdiği gibi.

Çomar o sırada kahvehanenin kapısına oturmuş, onu bekliyor olurdu. Kedi gelse, pençe vursa yine yerinden kıpırdamaz.

Çay kaşığının sapını boş bir sandalyeye bakacak şekilde çay tabağına yaslardı. “Sap kime dönükse sıra onda demektir” demişti bir gece düşünde ak sakallı bir dede. O geceden beri mezar kazdığı küreğin sapını da mutlaka boşluğa çevirirdi.

Ölüleri severdi. Sessiz, stressiz, alçak gönüllü olurlardı. Kendisine benzetirdi onları. Ama kimse ölsün istemezdi. Gömmeye üşendiğinden değil de insanların ölmek istemediğini bildiğinden.

Çocuk Esirgeme Yurdu’ndaki çocuklar sevinirdi bir tek onu görünce. Battaniyeye sarılı bohçayı okullarının kapısına bıraktıktan sonra, çürük çürük gülümseyerek yatakhane camına doğru el sallayan bu tuhaf adama hararetle karşılık verirlerdi. Çomar da yanında durur, kuyruk sallardı.

Çocukların bohçada ölü çocuk giysileri olduğundan haberi olmazdı. Ama onun iyi bir adam olduğunu anlarlardı işte. Çocuklar ve köpekler, kimin iyi olduğunu hemen anlarlardı. Çomar mesela iyi ölülerin mezarından ayrılmazdı ilk gece.

***

Yağmurlu bir sonbahar günü, ikindi namazından sonra Çocuk Esirgeme Yurdu’ndan bir hademe, arabanın bagajında, battaniyeye sarılı bir çocuk ceseti getirmişti mezarlığa. Emaneti teslim eder etmez ne yıkanmasını ne de gömülmesini beklemiş, basıp gitmişti.

Çomar’la birlikte halletmişlerdi bütün işi. Çomar, dişleriyle kefen bezinin ucunu tutmuş, patileriyle çukur kazmaya, mezarı kapatmaya yardım etmişti.

Öyle çok kişinin üstünü toprakla örtmüş, öyle çok çığlık, isyan, inilti, yakarma duymuştu ki. Yüreği de kolları gibi taşlaşmıştı yıllar önce. Ama bu kez, hiç alışkın olmadığı bir itiraz duyuyordu içinde. Haşa, ölüm Allah’ın emri ona karşı değildi itirazı. Acımazdı da ölülere. Kaç yaşında olursa olsun. Severdi onları. Konuşurdu. Ağırbaşlı olurdu ölüler. Dinlemeyi severlerdi. Sorulara muhakkak sessizce yanıt verirlerdi.

Bu çocuk naaşıyla konuşamıyordu. Gömme işini bitirmiş, kenara saçılmış toprakları ortaya yığıyordu. Gözünün önünden gitmiyordu çocuğun solmamış yanakları, çökmemiş göz altları, henüz kanı çekilmemiş körpecik derisi.

“İyi misin?” diye soruyordu. Yanıt alamıyordu. İyiydi muhakkak, halbuki. Çomar çoktan yatmıştı bile üstüne. Çocuk bu, melek yarısı. İyi olacaktı tabi.

Yüreği sıkışıyordu. İşini bir an önce bitirip kahvehaneye gitmek geldi içinden. Hava erken kararmıştı. Rüzgar kuvvetli esiyor, yağmur çiseliyordu. Serviler üstüne üstüne eğiliyordu.

Küreği bıraktı elinden. Bu hareketi her yapışında küreğin sapı yeni mezarın içindeki ölüyü gösterirdi. Ak sakallı dedenin dediği gibi. Bu kez tuhaf bir şey oldu; kürek dümdüz aşağı düşerken bir taşa, toprağa ya da alacakaranlıkta fark edemediği bir engele takıldı ve sap dönüp, başka bir mezarı işaret etti.

İçindeki huzursuzluk büyümüştü. “Kalk kahveye gidelim.” dedi Çomar’a. Doğduğundan bu yana sözünden çıkmamış Çomar istifini bozmadı. Af dilercesine baktı. İnlemeye benzer, acıklı bir ses çıkardı ve nemli toprağın üzerindeki yerini sağlamlaştırdı.

Az şey bilirdi. Ama onları oldum olası bilirdi. O akşamsa bildiği her şeyi unutmuş gibiydi. Yalpalayarak mezar taşları arasında yolunu bulmaya çalıştı. Rüzgar hepten şiddetlendi. Gözünü açamaz, cılız gövdesini ilerletemez oldu.

Tökezleyerek birkaç adım geri gitti. Yanlışlıkla bir mezara bastı. Hemen yandaki servi ağacının gövdesine sarıldı. Sarı yapraklar, otlar havada uçuşuyor, fırtına giderek büyüyordu. Çomar havlamaya başladı. Yerinden ayrılmıyor, onun havlama şiddeti de fırtına ile birlikte büyüyordu.

Başını Çomar’ın bulunduğu yöne çevirerek, “geliyorum evlat” diye bağırdı. Rüzgar öylesine kuvvetliydi ki, ağacın gövdesini bırakması ile sendeleyip yere düşmesi bir oldu. Geriye doğru sürüklendi de biraz. Çomar daha da ısrarcı havlayarak, acele etmesini söylüyor, o ise bir türlü toparlanıp on metrelik mesafeyi aşamıyordu.

Sonunda Çomar mezarı terk edip, yardıma geldi. Mezarcı, ona tutunarak çömeldi ve beraber ağır ağır, fırtınayı yara yara Çomar’ın geldiği yöne doğru ilerlemeye başladılar.

Çomar az önce kapattıkları mezarın başında durdu. Bu kez havlayarak değil, konuşarak taze örtülmüş toprağı gösterdi. Arka ayakları ile eşelemeye başladı. Mezarcı dikkatle Çomar’a baktı.

“Yaşıyor mu?” diye sordu.

Çomar başını salladı. Toprağı kazmaya başladılar. Biri elleri, diğeri ayakları ile. Var güçleriyle. Hiç olmadıkları kadar telaşlı. Kürek sonradan aklına geldi Mezarcı’nın. Çomar arka ayakları ile, o kürekle devam ettiler.

Tahtalara ulaştılar çok geçmeden. Aşağı toprak dökülmesin diye biraz daha dikkatli davrandılar sonlara doğru. Derken tahtalardan biri hareketlendi. Usulca yukarı kalktı. Sonra yanındaki. Tahtaların arasında oluşan karanlık boşlukta bir çift göz belirdi. İki küçük ışıltı; zifiri karanlıkta belli belirsiz parlayan yıldızlar gibi.

Fırtına hafifledi biraz. Çomar sevinçten şarkılar söyleyerek mezarın etrafında dört dönüyor, mezarcı çukurun içinde, kucağında kefene sarılı çocukla beraber hüngür hüngür ağlıyordu.

Zarif adamdı aslında. Çocuklarla köpekler dışında bunu kimse bilmiyordu.

Öyküyü Paylaşın:

Bu Kareli Öyküleri okudunuz mu?

DENİZ KIZI

“İsmail kardeş, Deniz Kızı’nı görmeye gidelim mi?” İsmail, Nuri’nin vurduğu topu ayak içiyle karşılarken, kıkırdadı. Sahile panayır kurulduğundan beri, Nuri bu saatlerde bakkalın önündeki kaldırıma oturup İsmail’in okuldan dönmesini bekliyor; o sokağın başında belirir belirmez topu asfalta dikip şutunu çektikten sonra bağırarak aynı soruyu soruyordu.

Tamamını okuDENİZ KIZI

FEYLESOF YUSUF

“İnsan en çok ağlarken insan olur.” der Feylesof Yusuf. “Gözyaşı insanın özüdür.” Elini kalbinden yüzüne götürür. İşaret parmağını göz pınarına bastırır. “Burukluğunu, pişmanlığını, özlemini, acısını birkaç damlaya dönüştürdüğünde kişi -ki en büyük mucizelerinden, en akıl almaz üretimlerinden biridir bu- yüreği eskisi gibi bir kaya parçası değildir artık. Su veren bereketli bir topraktır. Suyla toprak varsa şefkat vardır. Umut vardır. Hayat vardır, hayat!”

Tamamını okuFEYLESOF YUSUF

REİS

Babasının Boğaz’ın karanlık sularını kartal bakışları ile süzüşü geldi gözünün önüne. “Reis” derlerdi ona. Reis ki, ne reis! Herkesten önce fark ettiği balık sürüsünü parmağı ile işaret ederken adeta kükremişti: “Voli soldaaa!” Suyun yüzeyinde fosfor gibi parlayan kalın bir çizgi, yana döne ilerliyordu. “Haydeee tayfalar, çeviriiiiin!” Babasının haykırışı sona ermeden, iki kayık dolusu tayfa küreklere asılıp müthiş bir uyum ve çeviklik içinde balık sürüsünün etrafını sarmış, siyaha boyalı ağlarını süratle suya bırakmışlardı.

Tamamını okuREİS

COŞKUN’UN ASANSÖRÜ

“Şurda olaydın da bi’ Cüneyt Arkın gibi bakaydın ya kerata!” diye hayıflandı, Mustafa Hoca. Coşkun’un tek kaşıyla çenesini hafif yukarı kaldırışını, ağzını kapatıp dudaklarını büzdükten sonra gözlerini kısıp, uzaklara sert ve derin bakışını hatırladılar. Hepsinin yüzünde irili ufaklı tebessümler belirdi.

Tamamını okuCOŞKUN’UN ASANSÖRÜ

Tgumusay Yazar

8 Yorum

  1. Doğan A.
    29 Temmuz 2016
    Cevapla

    yine müthiş. harika!

  2. Altuğ Armutlu
    2 Ağustos 2016
    Cevapla

    muhteşem bir betimleme

  3. berserk hazar
    2 Ağustos 2016
    Cevapla

    vltana kiyisi postmodern bir kafkamsi olmus muthis

  4. eyup
    3 Ağustos 2016
    Cevapla

    nasılda güzel anlattın yalnızlığı seviçleri umutları yok olup giden değerleri

  5. Firdevs
    4 Ağustos 2016
    Cevapla

    Ne diyeceğimi bilemiyorum, öyküde bir kişi değil binlerce insanın ıssız yanı var sanki…

  6. Mustafa
    4 Ağustos 2016
    Cevapla

    Mezarci oykusu harika. Yazarini merak ediyorum. Bilen var mi?

  7. Bilal Y.
    5 Ağustos 2016
    Cevapla

    Harika bir yazı olmuş. Yazanın elletinden öperim…

  8. timur
    4 Ekim 2017
    Cevapla

    Tolga Gümüşay.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir