KARANLIK ODA

KARANLIK ODA

Haftalarca odasından çıkmadığı olurdu. Yarısı boş, hatıralarıyla birlikte duvarları da delik deşik olmuş, kocadıkça kararmış, nemlendikçe yosunlanmış, ceset gibi kokmaya başlamış bir hanın, en az kullanılan koridorunun ucundaki sığınağından.

Duvarı kırıp, hanın ortak tuvaletine bağlantı açmıştı geçen yıl odasından. Artık o iş için de dışarı çıkması gerekmiyordu. Başı dönmeye başlayınca kemirdiği kuru ekmekleri, nadiren tenekeden avuçladığı buruşuk zeytinleri, Malatyalı çaycının memleketten getirdiği kuru kayısıları saymazsak, ağzına pek bir şey koyduğu yoktu.

Elektriği hiç olmamıştı. Gazyağı lambası ya da mum kullanmayı aklına dahi getirmemişti. Zifiri karanlık gecelerle güneşsiz kış günleri arasındaki tek fark, duvara bakan penceresine kurşun rengiyle siyah arasında ağır ağır gidip gelen bir sis perdesinin inmesiydi.

Saatlerce volta atıyordu. Sonra birden adımları, soluğu, nabzı duruyordu. Hayatındaki çatlaklardan birine takılıyor, içine doğru çekiliyor, derinlerinde sıkışıp kalıyor, ne dışarı çıkabiliyor, ne geri dönebiliyordu. Soluğunu kesen o çaresizlik zamanlarında uzun uzun kıvrandıktan, yetersizliğiyle acımasızca yüzleştikten, ıslak hamamböceği bacaklarının teninde arsızca dolaşmasına tanıklık ettikten, yarasa dişlerinin ruhunda açtığı yaralara çaresiz katlandıktan sonra bilincini yitirmiş olarak bir katil soğukkanlılığı ile kalemi sıkı sıkı kavrıyor, yabancılaştığı elini köşede biriktirdiği ambalaj kağıtlarından birinin üstünde eklembacaklı devinimlerle uzun uzun gezdiriyor, çatlak biraz olsun genişleyip soluk alabileceği kadar oksijen üflemeye başlayıncaya dek bu eylemi sürdürüyor, sonra derin bir iç çekişin ardından şaşkın, bir o kadar pişman bir halde kalemi bir yana, buruşturduğu kağıdı diğer tarafa fırlatıp, kasalara serili şiltenin üzerine bitkin halde uzanıyordu.

Uyku ile uyanıklık arasında, ürkek bir hayvan göğsü gibi inip kalkan dinlenme süresi onu ana rahmindeki büzüşük bilinçsizliğe kadar geri döndürebildiği gibi, ansızın kaçmak istediği kayalardan birini acımasızca karın boşluğuna da bırakabiliyordu.

O zaman istese de yatmaya devam edemez halde volta atmaya başlıyordu işte. Kuru ekmek, kayısı, zeytin… Sehpanın üstünden eline ne geçerse ağzına tıkışıtırıyor, küçücük odasında bir uçtan bir uca hiç durmayacakmışcasına yürüyordu. Saatlerce… Belki günlerce…

Sonra yine çatlak… Yarığa saplanan kalem… Biraz oksijen… Uyku belki… Belki kabus. Uyku ve yemek kısmı önemli değil. Aslında onun için hiçbir şey önemli ya da önemsiz değil.

Ta ki, usul usul, bazen ansızın tazyikli bir hortumdan fışkırırcasına kirli camına bahar ışığı vurana kadar. Hayat çöplüğe dönmüş odasında onu bulup, geri çağırana kadar… Işığın gücüyle yarasa, hamamböceği ve yarıklar kaşla göz arasında yok olup, yazı dolu kağıtlar açığa çıkıncaya kadar…

İşte o zaman, henüz gözleri kamaşmaya devam ederken, tomar tomar kağıda yazdığı tek satırı dahi okuyacak durumda değilken, o kağıtların hepsini toplar, cam kenarındaki varilin içine doldurur. Kibriti çakar. Camı açar.

Havanın aydınlığı, ateşin alevi ile bir olur. Odaya turuncu bir iyimserlik yayılırken o sırtını karşı duvara verip kutsallığını hiçkimsenin takdirine bırakmadığı ayininin tütsüsünü derin derin ciğerlerine çeker.

Ateş söndüğünde, kapının arkasındaki askıdan ceketini alır. Uzun süre kapalı kaldığından iyice tutuklaşmış paslı kapıyı açar. Ekmek ve kalem parası kazanmaya yollanır.

Öyküyü Paylaşın:

Bu Kareli Öyküleri okudunuz mu?

SÜTLÜ KAHVE

Loş bir Latin kafesi. Kara sineğin biri boşalmış kola bardağının içinde aheste geziniyor. Sıcaktan ara sıra sandalyelerin bambuları çıtırdıyor. Yüksek tavanda geniş kanatlı bir pervane hafiften yalpalayarak dönüyor, dönüyor… Sanki her dönüşte biraz daha yalpalıyor. Duvara gömülü raflarda tenekeden kahve kavanozları, yaprakları sararmış kitaplar, sırları dökülmüş aynalar ve pastoral kapaklı dikiş kutuları dizili.

ÇOK BULUT

Hava ısındıkça bulutlar alçalıyordu. Nallar yumuşayan asfalta her adımda biraz daha gömülüyor; tahta arabaya tepelemesine yüklenmiş ot yığını, nemlendikça beton gibi ağırlaşıyordu. Sahipleri gibi sıska ama güçlü atlar bütün bunlara aldırış etmeden, köylerine doğru dört nala ilerliyorlardı. İki arabaydılar. Taze biçilmiş otları, Fidel’in durumu her geçen gün kötüleşen annesine götürüyorlardı.

GÖNÜL GALERİSİ

“Çocukken babamın soyduğu meyveleri mi düşürür aklıma bilmem; şu çerçeveli takvim sayfasını mesela, servet dökseler söktürmem o duvardan.” Yumruğunu hafifçe vurdu masaya: “Bazısını da ister dünyanın en meşhur ressamı yapsın, ister en iyi fotoğrafçısı çeksin, sokmam hana. Bizimki sanat değil, gönül galerisi neticede.”

TARLABAŞI

Demir kapılı, cumbalı ev bakımlıydı o zamanlar. İçinde bir Rum ailesi yaşardı. Güngörmüş, iyi insanlar… Kahveleri kavruk olurdu. Tatlıları şerbetli. Esmer, küçük kızları, piyano çalmadığı zamanlar demir kapının üstündeki cumbanın camına alnını yaslar, uzun uzun sokağı seyrederdi.

Tgumusay Yazar:

3 Yorum

  1. Zeynep
    6 Temmuz 2016
    Yanıtla

    Bu öyküde de o odaya girip adama bir bardak su vermek istedim. Yani betinlemeler şahane. Yazarın melankolisine sağlık, yaşamış

  2. emel
    18 Ekim 2016
    Yanıtla

    muhteşem. bu sabaha sizinle başladım hala yazılarınızdan kelimelerinizden ayrılamıyorum.iyi ki bu sabah size denk geldim yoksa ne olunmaz işlere kalkardım.

  3. Didem
    12 Aralık 2016
    Yanıtla

    Harika bi akşamda tamda kafamı dağıtmaya ihtiyacım varken sizin yazılarınızı gördüm beni öyle bir yere goturdu saolun iyi ki görmüşüm takibe devam edilemez eğer izin verirseniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir