HAYALİ

HAYALİ

Mahalleye yeni taşınmıştım. Boşandıktan sonra eski çevremden olabildiğince uzaklaşmak istemiş, iyice daralan bütçeme uygun seçenekler arasından, daha önce birkaç kez kıyısından geçtiğim bu muhiti seçmiştim.

Beton bloklardan kurtulmak; komşu tarihi evlerin omuz omuza yaslanarak birbirine destek çıktığı; sokakları denize, surlara ya da meydana açılan bir semtte yaşamaya başlamak ruhuma iyi gelmişti.

Kahvehanelerindeki yaşlıların, akşamüstü çınar ağacının altındaki banklarda laflayan başı örtülü teyzelerin dingin, teslimiyetçi halleri; serin deniz kokusu ile bir olup yaralarıma ince ince, üflüyordu. Koca kentin kalbinde unutulmuş bu mazisi parlak semti kendime benzetiyor, kahvehanedeki yaşlılar gibi onunla yan yana, hiç konuşmadan oturmakta teselli buluyordum.

Caddeden evime uzanan dar sokağın içe dönük, bitkin ama gururlu halini seviyordum. Burada köpekler bile ağırbaşlıydı. Çocuklar erken olgunlaşmış gözüküyordu.

Yolumun üstünde sarı bir ev vardı. Dış cephesinin yumurta sarısına boyanmış olması değildi onda dikkatimi çeken. Ne de olsa mahalle, alçakgönüllü yaşam tarzı ile tezat oluşturacak kırmızı, yeşil mavi, hatta mor, pembe renkli binalarla doluydu.

Sarı evin farkı, çocuklar için esrarengiz bir çekim noktası olmasıydı. Ev sahipleri, çocukların bakışları pencere hizasına ulaşabilsin diye binanın dış cephesine demirden bir çıkıntı bile yaptırmışlardı. Çocuklar çıkıntıya basıp yükseliyor, parmaklıklara tutunuyor, sonra dakikalarca, bazen saatlerce açık pencereden içerisini seyrediyorlardı.

Sarı evin önünden geçişlerimde yavaşlıyor, içeride neler olup bittiğini görmeye çalışıyordum. Çocuklar pencerenin önünü kapattığından kiminle ya da neyle muhatap olduklarını seçemiyordum. Başlarının üstünden görünen kısım günün her saati loş, hatta karanlıktı. İçeride ışık yanmadığı gibi, evin diğer perdeleri her zaman kapalı tutuluyordu.

Sarı evin içindeki yaşam hakkında farklı tahminlerim vardı. Hasta bir çocuğun odasına ait olabilirdi mesela, parmaklıklı pencere. Çocuklar her gün okul çıkışı arkadaşlarını ziyarete geliyor, derslerden geri kalmaması için ona konuları aktarıyor, ödevleri yazdırıyor olabilirlerdi, pekala.

Çocukların elinde hiç defter, kitap görmediğimi anımsıyordum sonra.

“Belki de” diye geçiriyordum aklımdan, “Yatalak bir çocuk yaşıyordur orada”. Sarı evden, hatta odasından çıkamayacak kadar hasta… Arkadaşları moral vermek için ziyaret ediyorlardır fırsat buldukça.

Kuvvetli geliyordu bu ihtimal… Canım sıkılıyordu. Ellerim ceplerimde, hızlı hızlı yürüyüp uzaklaşıyordum meydana doğru.

Sonraki gün, çocukları parmaklıklara tutunmuş kıkırdarken görünce iyimserleşiyordum ben de. “İçeride acıklı bir manzara olsa böyle kahkaha atar mı çocuklar?” diye soruyordum kendime. Dikkat kesiliyordum: Ne birbirleriyle, ne de içeridekiyle konuşuyorlardı. Birini, bir şeyi izliyor, durup durup gülüyorlardı.

Çocukların kıkırdamalarını içerideki loşlukla birleştirince; sarı evde yaşlı birinin yaşıyor olabileceği sonucuna varıyordum, bir başka gün. Görmüş, geçirmiş, neşeli biri… Çocukları çok seven. Belki eski bir öğretmen. Hatta belki kuşlar gibi camına konan bu sevimli çocukların anne babalarının öğretmeni. Onların dilinden konuşmayı biliyordur haliyle. Kitap, şeker, çikolata filan da alıyordur belki emekli maaşıyla çocuklara. Eh, çocuk olsam ben de öyle koşa koşa giderim ziyarete.

***

Pencerenin önünde kimsenin olmadığı bir akşamüstü, cesaretimi toplayıp sarı eve yaklaştım. Demir parmaklıkların hizasında durdum. Burnumu çubukların arasına sokup, içeri baktım. Hiç hareket yoktu. Oda loş, neredeyse karanlıktı. Yerdeki eski kilimi saymazsak görülebilen kısımda eşya bulunmuyordu. Karşı duvarın berisinde bir buçuk metre kadar genişliği, bir metre yüksekliği olan beyaz bezden tuvale benzer bir levha duruyordu. Bez, siyah karton ya da deriden bir çerçevenin ortasına zımbalanarak gerilmişti. Arkadaki duvarın sıvaları yer yer dökülmüştü. İçerisi temiz ama rutubetliydi. Başımı yana çevirince, duvara yaslanmış bir karyolanın pirinçten ayak ucunu gördüm. Yorgan hafifçe kıpırdadı. Hemen başımı geri çektim. Koşar adım uzaklaştım.

Sokak is kokuyordu. İçime bir ıssızlık duygusu çökmüştü. Çocuklara çikolata ve sevgi dağıtan öğretmen hayalim, eğri büğrü bacalardan yükselen dumanlarla birlikte Yenikapı açıklarında yok olmuştu.

Çocukken sihirli bir kutu olduğunu düşündüğüm radyonun içini ilk gördüğümde yaşadığıma benzer bir düş kırıklığı içindeydim. Sarı evin içi öylesine sıradan, öylesine çıplak, öylesine özelliksizdi ki…

Şefkat dolu bir sıcaklığa sahip olmaması değildi beni bu kadar sarsan. İçten içe, hüzünlü hatta trajik bir manzaraya da hazırlamıştım kendimi. Ama hiçbir şeyle karşılaşmamak, bunca zaman bir hiç için zihnimi bu kadar meşgul etmiş olmak, yine yanlış yerde mana aramış olmak, kendimi ahmak gibi hissetmeme yol açmıştı.

Sonraki birkaç hafta sarı evle hiç ilgilenmedim. Karşı kaldırımdan yürüyor, camın önünde tek tük çocuğa rastlasam da görmezden geliyordum. Sezgilerimin beni bir kez daha yarı yolda bırakmış olması; geçmişte yaptığım yanlış seçimleri, karşılıksız kalan hislerimi, boşa çıkan hayallerimi bir bir hatırlamama neden olmuş, ağır ağır ilerleyen iyileşme sürecimi sekteye uğratmış, hatta başa döndürmüştü.

Yeniden hiç kimseye, en çok da kendisine güvenmeyen birine dönüşmüştüm.

***

Sulu kar yağan bir akşam eve dönerken, sarı evin parmaklıklı penceresinin önünde dikilmekte olan karaltılar fark ettim. Sokak lambaları yanmadığından ayrıntıları görebilmek için yavaşlayıp, gölgelere yaklaştım. Şemsiyelerinin altında iki kadın ve başlarına naylon torba geçirmiş üç çocuk vardı. Hepsi gözlerini ayırmadan içeri bakıyor, arada gülüşüyorlardı. Sarı evde gaz lambası ya da mum ışığından kaynaklanabilecek zayıf bir ışık yanıyordu.

Duraksadım. Aynı anda beşi birden kahkaha atınca cesaretlenip, kaldırıma çıktım. Kısa boylu kadınların gerisinden içeri baktım.

“Vay Karagözüm merhaba.”

“Hoş geldin suda pişmiş bal kabağa.”

“Karagözüm gelir gelmez bilasebep bana darp etmeye hakkın yok.”

“Al da şu yumruğu burnuna sok.”

Pencereden içeri ilk bakışımda gördüğüm beyaz bez, perde olmuş, arkadan aydınlatılmıştı. Karagöz tasviri, Hacivat’ı sürekli pataklıyor, gülünç yanlış anlamaları ve huysuz yaradılışı ile bir avuç izleyicisini kahkahaya boğuyordu.

Zaman durmuş, insanlık kurtulmuş, dünya yeniden yaşanılası bir yer olmuştu.

***

Sarı evin demir parmaklıklı penceresinin gerisinde yaşayan Hayali, yeni mahallemdeki ilk dostum oldu. Doksana merdiven dayamış, üç nesli kahkahaya doyurmuş, evden çıkamayacak duruma geldiği son beş yılında ise tek göz evini Karagöz sahnesine çevirmiş bu güzel insan; ölünceye dek en iyi bildiğin şeyi yapmayı sürdürmeyi, karşılık beklemeden vermeyi, birlikte gülmenin herkesi iyileştirebileceğini öğretti bana.

Karagöz oynatıcılarına Hayali dendiğini de ondan öğrendim. Mahalleli gibi ben de gerçek adını ne sordum, ne de merak ettim.

Öyküyü Paylaşın:

Bu Kareli Öyküleri okudunuz mu?

YEMEKHANECİ

İçinden nasıl geliyorsa öyle davranıyordu. Yapmak değil, tanık olmak istiyordu. Boşalmaya değil, dolmaya ihtiyaç duyuyordu. Karışıp dağılarak değil, toplayıp büyüyerek iyi hissediyordu. Bu düşüncesi Hasan’la Ahmet’e çok tuhaf gelmişti ama o sevilmek değil, sevmek istiyordu.

FEYLESOF YUSUF

“İnsan en çok ağlarken insan olur.” der Feylesof Yusuf. “Gözyaşı insanın özüdür.” Elini kalbinden yüzüne götürür. İşaret parmağını göz pınarına bastırır. “Burukluğunu, pişmanlığını, özlemini, acısını birkaç damlaya dönüştürdüğünde kişi -ki en büyük mucizelerinden, en akıl almaz üretimlerinden biridir bu- yüreği eskisi gibi bir kaya parçası değildir artık. Su veren bereketli bir topraktır. Suyla toprak varsa şefkat vardır. Umut vardır. Hayat vardır, hayat!”

FERRARİ

Sıcak bir Ağustos günü, kuğulu çay bahçesinde, havuzbaşına oturmuş, çay eşliğinde peynir ekmeklerini yiyorlardı. Turist, evden çıkarken bir poşete dokuz tane zeytin koymuştu. Poşeti çıkarıp ağzını açtı, masanın ortasına bıraktı. Pilot, Turist’in sırtını sıvazladı. İkisi iştahla zeytinlerini yerken, Kopi’nin gözü ekmeğini sardığı gazete kağıdındaki bir habere takılmıştı.

MAHALLENİN ÇOCUKLARI

Babaannelerin babaaanne, dedelerin ise dede olarak dünyaya geldiğini sananların çoğunluğu oluşturduğu bir mahallede yaşıyorlardı. Annelerin hep anne, babaların da oldum olası baba olduğu. Bakkal Niyazi anasının karnından kelebek gözlükleri ve kıvrık beyaz bıyıklarıyla çıkmış olmalıydı. Postacı Cahit şapkası ve çantasıyla…

Tgumusay Yazar:

2 Yorum

  1. OYA KARABAYIR
    10 Şubat 2017
    Yanıtla

    HİKAYELERİNİZİ KEYİFLE OKUYORUM…

  2. Sule kocas
    8 Ekim 2017
    Yanıtla

    Cok yalin bir dille anlatmissiniz ve cok gercek hikayeler keskin duygular.. hele süt olanı…tebrik ediyorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.