AHMED

AHMED

Poyrazın iliklere kadar işlediği bir Aralık günü. Asfalt bozuk. Trafik sıkışık. Çöpler vıcık vıcık. Ahmed hızlı hareket ettiğinden soğuğu hissetmiyor. Zaten uzun süredir, hiçbir şey hissetmiyor.

Çekçek arabasıyla, adım adım ilerleyen araçların arasından yıldırım gibi geçiyor. Plastik saplı, ince bir demir çubuk tutuyor sağ elinde: Bir rulo fırça kalıntısı. Çöpleri onunla karıştırıyor. Plastik şişe bulunca çubuğu şişenin ağzına sokup havaya kaldırıyor, çekçekin arkasına bağlı çuvala bırakıyor. Bunları bir iş makinesi seriliği ve duygusuzluğuyla yapıyor.

Çekçekle en zoru yokuş çıkmak. Bütün yük insanın sırtına devriliyor. Eğim sertleştikçe tekerlekler takoza, asfalt bataklığa dönüşüyor. Yürümek değil onunki artık, basbayağı sürünüyor.

Aslında zor olan bedenin sürünmesi değil. Ahmed alışkın buna. Hem sürünmek de bir ilerleme biçimi nihayetinde. İnsanı çaresizleştiren, ruhun sürünmesi. Durduğunda, düşündüğünde, ağır hareket etmek zorunda kaldığında; içine yuvalanmış karanlık, sinsi bir yılan gibi kuyruğunu oynatmaya başlıyor. Ona bir varlıktan çok yokluğa benzediğini hatırlatıyor. Ceset kokan nefesiyle, ona bir varlıkmış gibi davranan herkesi nasıl teker teker yuttuğunu fısıldıyor. Metalik bir hırıltı eşliğinde genleşiyor. Kuyulaşıyor. Tabanlarından asfalta, oradan ta yerin dibine kadar uzanıyor. Dipten genzine doğru kükürtlü, küflü bir rutubet kokusu üflüyor.

Ahmed o zaman memleketinin yıkıntıları arasından kaçmayı başarmış olmasının, sırtına geçirdiği turuncu can yeleğiyle, bomba seslerinden kürek kürek uzaklaşmasının, şu yabancı şehirde yıkıntılar arasında titreyerek hayatta kalmaya çalıştığı gecelerin, yeterince hurda toplayamadığı için ağzının yüzünün dağıtıldığı günlerin aslında bir kıymeti olmadığını anlıyor. Küflü kuyunun er ya da geç onu da içine çekeceğini, varlık denen şeyin kuyunun kenarına tutunmuş iki cılız koldan ibaret olduğunu ve hiçbir kol kasının kuyunun ölümcül çekim gücüne karşı uzun süre dayanamayacağını seziyor.

Yokuşun tepesine vardığında içindeki karanlık dışına da bulaşmış oluyor. Kabuklu bir hayvana, içi dolu kirli çuvalı sırtında sürükleyen kapkara bir gölgeye dönüşüyor. Ahmed, halen hayatta olmasını ansızın gölgeye dönüşebilmesine borçlu olduğunu; memleketindeki güzel insanların tecavüze uğrayarak, cesurların kurşunlanarak, telaşlıların boğularak yok olduklarını; bu şehirde tanıdığı sığınmacılardan olaya karışanların hapsi boylayarak, ayak altında dolaşanların sınır dışı edilerek, itiraz edenlerin dayak yiyerek ortadan kaybolduklarını biliyor.

Ama yine de bazen, tıpkı şu anki gibi, yokuşu tamamlayıp düze çıktığında, buz kesen bir gecenin sabahında güneş gökyüzünü ala boyadığında, hurdacı hasılattan memnun olup eline fazladan bir tavuk döner parası sıkıştırdığında yüreğinde bir aydınlık hissediyor. İşte o aydınlık, çocukluğuna ait belli belirsiz bir sahneyi, sesi ya da kokuyu ortaya çıkarıp içini ısıtmaya başlıyor. Fark edilmenin, sevilmenin, kabul görmenin mümkün olduğunu belli belirsiz de olsa tekrar duyumsuyor. Kuyunun kapağı yavaşça kapanıyor. Ahmed o iyimserliği ürkütmemek için adımlarını ağırlaştırıyor. Parmak uçlarında yürümeye başlıyor.

Tam o sırada yolun ucunda bir kadın beliriyor. Kabarık saçları… Etine dolgun bir bedeni… Işıltısı boynundan, kulaklarından yolun diğer ucuna uzanan takıları… Ve elinde büyük boy bir kedi maması paketiyle Ahmed onu yolun ortasına dikilmiş koca memeli bir Bereket Tanrıçası heykeline benzetiyor.

Kadın, yaklaşmakta olan Ahmed’i fark edince tedirgin oluyor. Paketi alelacele yoğurt kabına boca ediyor. Tek eliyle hırkasının önünü kapayarak, paytak adımlarla evine dönüyor. Apartmanın demir kapısını sertçe kapatıyor.

Ahmed bakışlarını yoğurt kabına çeviriyor. Başında bir tekir yalanıyor. Sarı bir kedi boylu boyunca birinci katın pencere pervazına uzanmış, kısık gözlerle onu kesiyor.

Ahmed kedileri kıskanıyor. Yemekleri önlerine konan kedileri, köpekleri, bir de cami avlularında hayırsever yemlerine konan güvercinleri kıskanıyor. Aslında o, martılar gibi hür olmak istiyor. Ama kendini en çok oltanın ucunda çırpınan istavritlere benzetiyor.

Tekir, birkaç top mama yedikten sonra gerinip ağır ağır apartmana doğru yürüyor. Birinci katın pencere pervazına sıçrıyor. Parmaklığın gerisine, sarı kedinin yanına uzanıyor.

Ahmed, çekçekiyle yoğurt kovasının kıyısından geçerken duraksıyor. Önce döne döne yatan kedilere, sonra tıka basa mama dolu yoğurt kabına bakıyor. Yaşadığı loş sokaktaki binaların ve kedilerin de kendisi gibi silik birer gölgeye benzediğini düşünüyor.

Bekar odasının bulunduğu sokakta çöplüğe dönüşmüş ev ve arsaları karıştıran, bazı akşamlar etrafında turlayıp, onunla ilişki kurmaya çalışan sıska kara kedi geliyor gözünün önüne. Onu yok saydığını fark ediyor. Suçluluk duyuyor bundan. Kuyunun kapağı aralanıyor. Çekçek ağırlaşıyor.

Yoksulluğun değil, asıl sevgisizliğin insanı kurutan illet olduğunu, bunu etrafındaki canlılara da bulaştırdığını ve böylelikle iyice yalnızlaştığını anlıyor.

İyileşmenin yalnızca kendi içindeki kuyunun kurutulmasına değil, çevresindeki bataklığın da yeşertilmesine bağlı olduğunu seziyor.

Aniden duruyor.

Dönüp yoğurt kabını yerden alıyor. İçindeki mamaları çuvalın içindeki boş su şişelerinden birine döküp, şişenin kapağını iyice sıkıyor. Tombul kedilere kabın dibini göstererek, onların akşam yemeğine dokunmadığını işaret ediyor.

Sanki çuvala bir şişe kedi maması değil de bir depo benzin yüklenmiş gibi çekçek hızlanıyor. Küçükpazar’ın çamurlu yollarına, yıkık binalarına ve onların arasındaki hurdalığa çabucak varıyor. Hasılatı boşaltıp parasını alıyor. Koynuna sakladığı su şişesi ve hafiflemiş çekçeki ile arka sokaktaki bekar odasına doğru yollanıyor.

Mevsimler değişse de rengi hiç değişmeyen gri sokağın başında duruyor. Tarihi duvara sıkı sıkı tutunmuş sarmaşığı; yol boyunca yer yer ayna gibi parlayan su birikintilerini; bir düzine kaçak işçi ile paylaştığı odadan sokağa yayılan hüzünlü dumanı seyrediyor.

Sokağın diğer ucunda ufacık bir gölge beliriyor. Ahmed gözlerini kısıp bakınca onun sıska kara kedi olduğunu anlıyor. Yüreği, kedi maması dolu şişenin altında gümbür gümbür atmaya başlıyor. Ayak parmaklarının ucunda ilerliyor.

Kedi yolun ortasında tedirgince duruyor. Ahmed çömeliyor. Baş parmağını işaret parmağının içine sürterek kediyi çağırırken sesi bir tuhaf; hiç tanımadığı kadar yumuşak çıkıyor.

Kedi ürkek birkaç adım atıyor. Ahmed koynundan şişeyi çıkarmak üzere hareketlenince geri kaçıyor.

Ahmed şişenin kapağını açıyor. Kedi yuvarlanarak ayağının dibine kadar gelen mama tanesini uzun uzun kokluyor. Yalıyor. Ve kıtır kıtır yemeye başlıyor. Sonra öteki taneyi. Bir diğerini. Yalanarak Ahmed’in önündeki mama birikintisine yaklaşıyor.

Ahmed çekinerek elini uzatıyor. Kedinin başına dokunmasıyla hem kedi, hem de Ahmed’in eli hızla geri çekiliyor.

Bir süre öylece kalıyorlar.

Sonra kedi bir adım yaklaşıyor. Ahmed bu kez kararlılıkla elini kedinin boynuna götürüyor. Kedi kaçmıyor. Tedirgince de olsa yemeye devam ediyor. Ahmed kediyi okşamaya başlıyor. Boynunu… Kemikli başını… Sırtını… Nemli kuyruğunu…

Kedi yemeyi bırakıyor. Ahmed’e biraz daha yanaşıp başını dizine yaslıyor.

Ahmet kediyle göz göze geliyor. Kedi ona çocukluğundan beri kimsenin bakmadığı gibi bakıyor. Ahmed’in gözleri kedinin kuyruğu gibi nemleniyor. Bakışlarını kediden kaçırıp uzaklara, harabeyi andıran binalara çeviriyor.

Sıska kedi okşamaya devam etmesi için usulca miyavlıyor. Ahmed kediyi kucaklayıp, az önce mama dolu şişeyi taşıdığı yere, kalbinin üstüne bastırıyor.

Öyküyü Paylaşın:

Bu Kareli Öyküleri okudunuz mu?

ÇOK BULUT

Hava ısındıkça bulutlar alçalıyordu. Nallar yumuşayan asfalta her adımda biraz daha gömülüyor; tahta arabaya tepelemesine yüklenmiş ot yığını, nemlendikça beton gibi ağırlaşıyordu. Sahipleri gibi sıska ama güçlü atlar bütün bunlara aldırış etmeden, köylerine doğru dört nala ilerliyorlardı. İki arabaydılar. Taze biçilmiş otları, Fidel’in durumu her geçen gün kötüleşen annesine götürüyorlardı.

LİMAN

Erkek, denizde olmayı seviyordu. Bembeyaz bir gömlek sırtında, göğsü yelkenli gibi rüzgarla dolu… Güneşin altında büyümüş bir ter damlası gibi mavinin sırtında kayarak uzaklaşmaktaydı aklı fikri. Kendini bildi bileli… Kadın karada köklenmek üzere yaratılmıştı. Saçlarını, eteklerini uçuşturarak limanda dolaşmak… Yüzünü ufka çevirerek, evrenin tüm güzelliğini; dalganın ritmini, rüzgarın okşayışını, gökyüzünün kavrayışını, dağların yükselişini özümsemek…

İNTİKAM

Genç polis memuru, Zaman Han’da sünnet giysileri satan yaşlı adamı yolcu ettikten sonra dosdoğru komiserin odasına gitti. “Gelsene Mehmet.” diye içeri buyur etti komiser. “Hayrola, sıkıntı mı var?” “Çok büyük sıkıntı değil ama enteresan bir durum, komiserim.” dedi Mehmet. “Birileri esnafın sokağa çıkardığı vitrin mankenlerine saldırıyor.” “Allah Allah, hiç duymadım böyle şey.”

HAYALİ

Yolumun üstünde sarı bir ev vardı. Dış cephesinin yumurta sarısına boyanmış olması değildi onda dikkatimi çeken. Ne de olsa mahalle, alçakgönüllü yaşam tarzı ile tezat oluşturacak kırmızı, yeşil mavi, hatta mor, pembe renkli binalarla doluydu. Sarı evin farkı, çocuklar için esrarengiz bir çekim noktası olmasıydı. Ev sahipleri, çocukların bakışları pencere hizasına ulaşabilsin diye binanın dış cephesine demirden bir çıkıntı bile yaptırmışlardı.

Tgumusay Yazar:

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.