AMELE

AMELE

Yazın en bunaltıcı günüydü. İnşaata yanaşan kamyonetten çimento torbaları indirilirken, onlar günün ilk molasını vermişlerdi.

Yaşar çömeldi. İnşaat paravanına sıvalı hayali daire görseline sırtını yaslayarak sigarasını yaktı. Derin bir nefes çekti. Alnındaki teri avcuyla sıyırıp gür, dalgalı saçlarını sıvazladı. Lastik çizmelerinin içinde kaşınan ayaklarını birbirine sürterken Hasan’a yanına çökmesini işaret etti.

Hasan başına ufak gelen şapkasına, eşofmandan kesme şortuna, ayaklarına büyük gelen sarı lastik çizmelerine ve terden sırılsıklam olmuş tişörtüne rağmen yakışıklı görünüyordu.

Az ilerideki otobüs durağı hafta içi her sabah olduğu gibi yine tıklım tıklımdı. Bir yandan telefonlarını, bir yandan fondötenlerini kontrol eden, arada başlarını kaldırıp haksızlığa uğramış gibi sitemkar ifadelerle hala gelmeyen otobüse gönül koyan genç kadınları; ellerini hiç durmadan yelpaze gibi sallayarak hissedilen sıcaklığı artıran orta yaşlı kadınları; daha otobüse bile binmeden beyaz gömleklerinin koltuk altları ter içinde kalmış genç erkekleri; hem mesajlaşıp hem yürümeye çalışırken çarpışanları; lüks arabaları sıkışık trafik karşısında aciz kaldıkça öfkelerini kornalarından çıkaran sürücüleri; ilk taksiyi durdurabilmek için birbirinin önüne geçme taktikleri uygulayan rekabetçi iş adamlarını; yolcu beğenmeyen taksicileri izlemeye koyuldular.

“Ne zor hayatları var di mi lan Hasan?” dedi Yaşar, dudaklarını büzüp sigarasının dumanını havaya üflerken.

“He ya… Ben de onu düşünüyordum, Yaşarcan.”

“Ben sana diyim bak. Bunların çimentosu olsa kumu olmaz. Kumu olsa çimentosu. De ki ikisini de buldular; suyunu ayarlayamazlar…”

Gülüştüler. Hasan devam etti:

“Her gün kırk kişiyle muhatap olurlar. Kırkının da kafasından ayrı ses çıkar. Hepsine de kendilerini beğendirmeye çalışırlar.”

Yaşar ağzından burnundan dumanlar çıkararak:

“He mi?” diye onayladı. “Kılığı, kıyafeti ayrı dert. Ne dediği, nasıl dediği ayrı. Cilve mi yapacak siyaset mi? Ne kadar eğilip bükülecek? Neyi duyacak, neyi duymazdan gelecek? Ne zaman omuzunu dik tutacak, ne zaman başını eğecek?”

Hasan, Yaşar’a döndü:

“Doğru dedin toprağım. Bunca şeyi düşünmekten, iş yapmaya mecali kalmıyordur bu insanların.”

Yaşar’ın yüzüne muzip bir ifade yerleşti.

“Tabi olum. Ne kadar az çalışsak o kadar kar diye geçirirler içlerinden. Çok çalışana “amele” deyip, aşağılamalarından belli…”

Gülüştüler.

“Orası öyle de…” derken ciddileşti Hasan. “Onların da kredi kartı, sağlık sigortası, spor salonu, sosyal çevresi, başını sokacak bir evleri, sonra ne bileyim bir gelecek hayalleri vardır.”

Yaşar arkadaşının bazen çocuk gibi saflaşan terli yüzüne baktı.

“Hasancan” dedi. “Kredi kartı olanın borcu var demektir. Özel sağlık sigortası yaptıranların çoğu hastalık hastası. Bütün gün ofis sandalyelerinde göt göbek büyüttüklerinden haftada üç gün spor salonlarında amelelik yapıp bir de üstüne para veriyorlar, düşünsene. Yemişim sosyal çevrelerini; kaç kişi gelecek bakalım cenazelerine?”

Sigarasından derin bir nefes çekti. Hasan’ın yüzüne üfleyip devam etti:

“Allah daha çok versin. Onların da işi kolay değil. Okumuş etmişler bir de onca sene. Olsun tabi başlarını sokacakları bir evleri. Bu ufolar çıktıktan sonra bizim konteynır da fena ısınmıyor kışları, de mi kardeşim? E yazları desen… İnşaatın çatısında yıldızları seyrederek uyumak fena mı söylesene Yaşarcan? Hangi süslü tavana değişirsin gök kubbeyi?”

Hasan’ın gözü oğlunu yolcu eden yaşlı bir kadının camdan el sallayışına takılmıştı. Gözünü ondan ayırmadan:

“Doğru söylersin kardeşim.” dedi. “Yine de güçten kuvvetten düşünce ne yaparız diye düşünüyorum bazen yıldızlara bakarken.” Gülümsedi yine. “Ha çok da uzun boylu düşünemiyorum tabi. Yorgunluktan kapanıveriyor gözlerim. Ama ne bileyim işte… Diyeceğim o ki, belki onların da geleceği bizden daha güvenli, rahat geçecek.”

Yaşar ciddileşti bu kez.

“E napcan be Hasan? Kimini gençlikte uyku tutmuyor. Kimini yaşlılıkta. Gençlik elimizde. Yaşlılık dilimizde.”

Otobüs, duraktakilerin bir kısmını alamadan hareket etti. Yaşar devam etti:

“Karanlıkta kalkıyoruz. Bütün gün çalışıyoruz. Kazandığımız her kuruşu anamızın ak sütü gibi hak ediyoruz. İşimizi doğru düzgün yapınca kimseye eyvallah etmiyoruz. Kafamız rahat, geceleri mis gibi uyuyoruz. Köyde anamızı, babamızı el aleme muhtaç etmiyoruz. Az kazanıyoruz belki ama şu cigara parasıyla, pazar voltasını saymazsak pek de bir şey harcamıyoruz.”

Ustabaşının tok sesi duyuldu içerden. “Hadi beyler, mola bitmek üzere. İki dakikaya işbaşına…”

Yaşar izmaritini attı yere. Lastik çizmesinin topuğuyla ezip, inşaat çöpüne doğru ittirdi.

“Yani… Kürekle iş yapıyoruz ama hiç değilse sapı bizim elimizde Hasancan. Allah izin verirse geleceğimiz de olur, çoluğumuz çocuğumuz da… Kendi ellerimizle yapacağımız evimiz de.” Göz ucuyla, duraktakileri gösterdi. “Bunların alnı yazın terli olur bir tek. Bizimki dört mevsim öyle. Değil mi kardeşim?”

Hasan başını salladı. Temiz çocuktu. Yüzü iyice aydınlanmıştı, Yaşar’ı dinlerken.

“Herkesin emeği kutsaldır Yaşarcan. Bizim alın terimiz dışa, onlarınki içeri akar. Başlarını ağrıtır, uykularını kaçırır.” Eliyle kaldırımdan güç alıp ayağa kalktı.

“Neticede bu insanların gelecek hayali, bizim yapacağımız şu binada bir daire sahibi olmak… Bizim yevmiyeyi ödeyen de onlar yani, aslında…” Elini Yaşar’a uzattı. “Hadi o zaman kardeş… Avarelik etmeyelim, çalışalım. Çimentoyu sağlam karalım.”

Yaşar, Hasan’ın nasırdan kayış gibi olmuş elini, dostça tuttu. Gülümseyerek ayağa kalktı.

“Ulan çok amelesin ha sen de Hasancan.” dedi. “Aklın fikrin çalışmakta.”

Kollarını birbirlerinin omuzlarına attılar. Gülüşerek paravandan içeri girdiler.

Öyküyü Paylaşın:

Bu Kareli Öyküleri okudunuz mu?

SICAK SÜT

Anası onun için, o anası için yaşıyordu. İkisi de istedikleri hayatı yaşayamıyorlardı bu yüzden. İkisinin de istediği başka hayat yoktu öte yandan. Birbirlerini mutlu etmeye, hatta çoğunlukla mutsuz etmemeye uğraşıyorlardı. Konuya komşuya karşı alınları açık olsun istiyorlardı. Anası oğlunun, oğlu da anasının.

Tamamını okuSICAK SÜT

MAHALLENİN ÇOCUKLARI

Babaannelerin babaaanne, dedelerin ise dede olarak dünyaya geldiğini sananların çoğunluğu oluşturduğu bir mahallede yaşıyorlardı. Annelerin hep anne, babaların da oldum olası baba olduğu. Bakkal Niyazi anasının karnından kelebek gözlükleri ve kıvrık beyaz bıyıklarıyla çıkmış olmalıydı. Postacı Cahit şapkası ve çantasıyla…

Tamamını okuMAHALLENİN ÇOCUKLARI

HAYALİ

Yolumun üstünde sarı bir ev vardı. Dış cephesinin yumurta sarısına boyanmış olması değildi onda dikkatimi çeken. Ne de olsa mahalle, alçakgönüllü yaşam tarzı ile tezat oluşturacak kırmızı, yeşil mavi, hatta mor, pembe renkli binalarla doluydu. Sarı evin farkı, çocuklar için esrarengiz bir çekim noktası olmasıydı. Ev sahipleri, çocukların bakışları pencere hizasına ulaşabilsin diye binanın dış cephesine demirden bir çıkıntı bile yaptırmışlardı.

Tamamını okuHAYALİ

GÖZLERİNİN İÇİ

O sahneye çıkmadan önce Hamiyet, Zeki Müren ve Münir Nurettin plakları çalınır, sakız gibi bembeyaz masaörtülerinin üzerine dizili piyatalarda kekikli zeytin, çiroz salatası, Ermeni pilakisi, lakerda, midye dolma ve ince kesilmiş beyaz peynir ikram edilirdi. Rakı kadehlerini tokuşturup, mezelerden tadarak günün yorgunluğunu atan konuklar, Laternacı Niko ile hepten havaya girerlerdi.

Tamamını okuGÖZLERİNİN İÇİ

Tgumusay Yazar

Bir Yorum

  1. 10 Eylül 2017
    Cevapla

    Merhaba Bay Toulga Gümüşay

    Bu hikayeyi tercüme ettim.
    Bol şanslar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir