MASALCI TEYZE

MASALCI TEYZE

Aslında hayallerimin birer birer gerçekleştiği günlerdi. Yani en mutlu olmam gereken zamanlar…

Üniversiteden mezun olduğum hafta işe girmiştim. Mütevazi maaşım şehrin merkezindeki asırlık bir apartmanda, iki göz odalı, ufak bir daire kiralamama yetmişti.

Öğrencilik yıllarımda fırsat buldukça daldığım ara sokaklardan birindeydi yeni evim. Beyoğlu’nun afallatan, düş kurdurtan, küf ve tütsü kokan esrarengiz sokaklarından birinde… Dar, kısa bir yokuşun sonunda.

Tadilat yaptıracak param yoktu. Ama sırf o yüzden değil; rengarenk boya katmanlarının hangi devirlere tanıklık ettiğine dair tahminlerde bulunabilmek için de; hiç tadilat görmemiş, neredeyse mantarlaşmış giyotin pencereyi benden önce kimlerin yukarı kaldırıp sokağı seyrettiğini hayal etmek için de; soluk mutfak karolarının onca ezilmişliklerine karşın zamana meydan okuyuşlarına saygı duymak için de el sürdürtmek istemezdim daireme.

Yaşlıydı, yorgundu. İkide bir sigortaları atıyordu. Suları paslı akıyordu. Yukarı katta fazla hareket olursa bağdadi tavanından tozlar döküyordu ama tam da bu nedenlerle seviyordum ben onu.

Param azdı ama eksik değildim kısacası. Hatta hiç olmadığım kadar fazlaydım. Sabahları gözümü açtığımda yüksek volta tavanla karşılaşıyor, gün ışığının rabıtalar üzerine çizdiği giyotin pencere şekilli ışık oyunlarını seyrediyor, pervazıma konan kumrunun bazen ninniye bazen iniltiye benzettiğim içli ötüşünü dinliyor, geçmişin ruhumu nasıl ele geçirip, bana ait olmayan zamanları, insanları burun direğimi sızlatarak özlettiğine şaşıyor, kenarları kırık banyo aynasının karşısına geçerken bu evde benden önce yaşamış birinin yüzüyle karşılaşacakmış gibi bir hisse kapılıyordum.

İlk kez yalnız yaşıyordum. Ve yalnızlığın mı yoksa bu tarihi evin mi ruhumu böylesine derinleştirdiğinin ayırdına varamıyordum.

Sokağın köşesindeki yaşlı poğaçacının, karısının yaptığı dereotlu poğaçaları saman kağıdına sarıp, kağıdın kenarlarını üçgen biçiminde katlayıp içe doğru kıvırışını izlerken kendimi başka bir zamanda hissediyor, hissettiğimin bana mı yoksa başkasına mı ait olduğunu karıştırıyor, sıcacık poğaçalar elimde, otobüs durağına doğru aklı bir karşı havada yürürken kendimi hiç olmadığım kadar hafif hissediyordum.

Aileme, akrabalarıma, arkadaşlarıma, o ana kadar hayatımı anlamlı hale getiren herkese karşı kendimi suçlu hissettirecek kadar hafif, mutlu ve uyumlu…

Akşamları yeni evimde, benliğimin hiç farkında olmadığım katmanlarını keşfederken; var oluşun dipsiz kuyusunda bir su damlası kadar önemsiz ama kaynağın bütününü hissedebilecek kadar mucizevi olduğumu idrak ediyordum.

İşyerimdeki gündüzlerim ise sığlıklarla, hayal kırıklıklarıyla doluydu. Patronlarım tarafından onca yıllık eğitimimin kırıntısını bile kullanmayacağım bir göreve layık görülmüştüm. Mesai arkadaşlarımın kendilerini geliştirmek, potansiyellerini hayata geçirmek gibi emelleri yoktu. Yazısız bir tür vasatlık ve birbirini idare etme anlaşması herkes tarafından kabul görmüş gibiydi.

Hiç kimse araştırmıyordu. Keşfetmek, tartışmak, ilerlemek, büyütmek, gelişmek istemiyordu. Herkes daha fazlasını kazanmak için yanıp tutuşuyordu. Ama hiç kimse bunun bedelini ödemek istemiyordu. Paylaşılacak pasta küçüldükçe çatışma büyüyordu.

Bu çatışmaya dahil olmak istemiyordum. Ama aralarından da sıyrılamıyordum. Kıdemliler, “İş hayatında ne yaptığın değil, kendini nasıl sattığın önemli” diye akıl verip duruyorlardı. Onlara katılmıyordum. Ama ne faydalı bir şey yapabiliyor, ne de kendimi satabiliyordum.

Birkaç kez patron tarafından ikaz edilmiş, deneyimli oda arkadaşlarımın profesyonelce öne sürdüğü bahaneler sayesinde ucuz atlatmıştım. Ama patronun değer yargılarından da, politik çalışanların koruması altında bulunmaktan da, kendimi savunmaktan aciz oluşumdan da nefret ediyordum.

Derken uykusuz geceler başladı. İlk zamanlar pek kafaya takmadım. Benim için anlamlı olan, mesai bitimi ile uyku arasında geçen üç beş saatti. Bilinçaltımın bu süreyi uzatmak için oyun oynadığını düşündüm.

Gözüme uyku girmeyen sonraki birkaç geceden, üst katımdaki güney doğulu ailenin kavgalarını, içip içip geceyarısından sonra Mehter Marşı çalan bodrum kat komşumu, macunu erimiş pencereleri zangır zangır titreten fırtınayı sorumlu tuttum.

Ama apartmanda çıt çıkmayan, sokakta yaprak bile kıpırdamayan gecelerde de değişen bir şey olmadı. Evin iyice inceltip hassaslaştırdığı ruhum işyerinden hasarlanıp dönüyor, sonra akşam yemeğinin ardından tatlı bir uyku bastırması eşliğinde uyuşur gibi oluyordu. Ben dişlerimi fırçalayıp, pijamalarımı giyip yatağıma girince uyku da sabaha kadar ortalıkta görünmeyen kumru gibi gecenin karanlığında kaybolup gidiyor, beni sokak lambasının aydınlattığı çatlak tavan köşesi ile baş başa bırakıyordu.

Sabahları, berbat bir gün daha geçirecek olmanın çaresizliği içinde sürünerek tuvalete gidiyor; mosmor gözaltlarıma, soluklaşmış yüzüme bakarak tıraş oluyor, kravatımı söküp söküp tekrar bağlıyordum.

Uykusuzluk her geçen gün beni işyerindeki vasatlığa biraz daha yaklaştırıyordu. Dereotlu poğaçalarımı çay eşliğinde ağır ağır yedikten sonra gizli gizli haber sitelerinde dolaşıyor, banka hesabımı, özel e-postalarımı kontrol ediyor, biri yaklaşırsa araştırma yaptığımı sansın diye işle ilgili bir sayfa açıyor, bazen hiçbir şey anlamadan aynı sayfaya dakikalarca, hatta saatlerce boş boş bakıyordum. Biri benden bir şey isterse meşgul olduğumu söylüyor, ısrar ederse sinirlenerek bunun benim iş tanımımda yer almadığını savunuyordum.

Akşamları vicdan azabı içinde eve dönüyor, buzdolabından çıkardığım makarnayı ısıtırken ya da yenisini haşlarken o gün yaptıklarımdan utanç duyuyor, çok sevdiğim gece yürüyüşlerine çıkacak gücü kendimde bulamıyor, o gece erken yatarak, ertesi gün her şeye sıfırdan başlayacağıma dair kısa süren bir iyimserliğe kapılıyor, derken yine dişlerimi fırçalarken bedenimi terk etmeye başlayan uykunun kafamı yastığa koymamla birlikte sırra kadem basmasını elim kolum bağlı seyrediyordum.

Artık akşamları kahve içmiyordum.

Emeklilik için gün sayan, fırsat buldukça sudoku çözen muhasebeci Necati Bey’e kulak vererek, bir öğlen aktardan kediotu ve papatya çayı satın aldım. Tembihlediği gibi yatmadan önce bir gün birini, bir gün ötekini, bazı geceler de ikisini birden içtim. Hiçbir uygulama işe yaramadı.

Meğer, neredeyse hiç işi olmamasına rağmen herkesten stresli görünen sekreterimiz de aynı dertten muzdaripmiş. Birkaç gece onun uyku ilacından içtim. Uyuttu da. Fakat ertesi sabah kafama balyoz yemiş gibi kalkıp, gün boyunca işyerinde kendimi eskisinden de beter hissedince bir daha kimyasal çarelere başvurmamaya karar verdim.

Güvenlik görevlisinin tavsiyesi üzerine akşam yemeğinde iki kadeh attım. Uyuyamadığım gibi bir de üstüne sabaha kadar kustum.

İnternette uykusuzluğu iş hayatının hareketsizliğine bağlayan yazılar okuduktan sonra, akşam yemeklerini erken yiyip, sahilde koşmaya başladım. Fakat koşu esnasında yükselen adrenalin uykumu iyice kaçırdı. Üstelik sabah saatlerinde de yerini korkunç bir yorgunluğa bıraktı.

Sonunda aracıları bir kenara bırakıp uykusuzluğumla birebir yüzleşmeye; nedenini, kaynağını ortaya çıkarmaya karar verdim. Artık erkenden yatağa girmiyor, dişlerimi fırçalamıyor, pajama filan giymiyor, hatta bazı akşamlar yemek yemeyi bile unutuyordum.

Masada oturuyor, mum ışığı eşliğinde gözümü duvardaki boya katmanlarına dikiyor, hayatımın her evresine bir renk veriyor, en dipteki çocukluk sıvasından başlayarak yaprak yaprak ilerliyordum.

Yalanlarımı, kabahatlerimi, beceriksizliklerimi, korkularımı, tanıdığım insanların başına gelen kazaları, sevdiklerimin hastalıklarını, işittiğim, tanıklık ettiğim fenalıkları, doğal felaketleri, çocukluk masumiyetimi kirleten günahları, canımı en çok yakan haksızlıkları, zayıflıklarımı, hakaret ve başarısızlıklarımı, içimde kalanları, pişmanlıklarımı, dedemin, büyükannemin ölümlerini alt alta sıralıyordum.

Bir başka gece mutfak karolarının direnişinden aldığım ilhamla yaşamıma dokunan iyilikleri, başarıları, hayatını tek çocuklarının istikbaline adamış anne babamı, içe kapanmama izin vermeyen arkadaşlarımı, arasında büyüdüğüm çalışkan, saygılı, yardımsever komşuları, güler yüzlü esnafları, işini namusu olarak gören, gerektiğinde ailesinin önünde tutan babamı ve mesai arkadaşlarını, ilk öpüşmemi, daha doğrusu öpülmemi, ilk sevgilimi, daha doğrusu beni sevgili olarak seçen kızı, hoş ve boş üniversite yıllarımı listeledim. İlk listeden uzun tutmasına sevindim.

Sonraki geceler, katmanlar ve listeler üzerinde uzun uzun düşündüm. Ama aradığım gibi bir neden sonuç ilişkisi bulamadım. Sonuçta, her insan gibi iyi, kötü zamanlarım, içime attıklarım, kibirlendiklerim, hayal kırıklıklarım, vicdan azaplarım, gururlu anlarım vardı. Ama daha önce hayatımın hiçbir evresinde iki gün üst üste uykusuzluk çekmemiştim.

Herşey bu işe girdikten ya da bu evi tuttuktan sonra başlamıştı. Birbirini doğuran, birbiriyle çelişen bu iki değişken, beni geçmişimden tamamen koparmış, bana ait olmayan bir geçmişle geleceğin kucağına bırakmış, üstüme de uykusuzluk pikesi sermişti.

Köklerimden sökülmüş, yepyeni bir saksıya dikilmiştim. Gündüzleri klimalı, alüminyum asansörlü bir serada plastik çiçeklerle birlikte hesaplanmış miktarda gün ışığı alıyor, sonra eski bir binanın pervazında, ucu yüz yıl önceki yağmurlara uzanan çinko oluklardan süzülen damlacıklarla, ay ışığı altında susuzluğumu gidermeye çalışıyordum.

Gece ile gündüz kadar birbirine zıt bu iki yaşantıyı bir türlü birbirine yapıştırıp tek bir hayat haline getiremiyor, geçmişimle bağımı hepten koparmış olduğum için ruhumda açılan çatlakları eski malzememle dolduramıyor, en önemli ihtiyaçlarımdan biri olduğunu her geçen gün daha bariz hissettiğim uykunun o çatlaklardan sızıp gitmesine engel olamıyordum.

Bir sabah yine yaşlı poğaçacıya uğradım. Artık beni görür görmez, eşinin yaptığı dereotlu poğaçalardan iki tanesini saman kağıdına sarmaya başlıyordu. Kağıdın köşelerini üçgen biçiminde katlayıp içe doğru kıvırışını dalgın gözlerle izlerken beni bu poğaçacıya asıl bağlayanın bu katlama biçimi olduğunu; çocukluğumda kasabamızdaki esnafın da peyniri, sucuğu, lokumu, hatta mendili, yazmayı, çorabı gazete kağıdına aynen böyle sardığını, kenarlarını böyle katlayıp içe doğru kıvırdığını anımsarken idrak ettim.

Yaşlı poğaçacı, “Şşt delikanlı” deyince şöyle bir silkindim. Bana doğru uzattığı poğaça paketini o zaman fark ettim. Adam beyaz bıyığının altından babacan bir ifadeyle gülümsedi. Hemen ardından kaşlarını çatarak:

“Sen ne yapıyorsun geceleri evlat?” diye sordu. “Son zamanlarda dikkat ediyorum, sabahları gözlerin hep kan çanağı gibi. Göz altların mosmor. Yüzün süzüldü, kaşık gibi kaldı. Çok mu çalışıyorsun? Gece hayatına mı takılıyorsun? Ne yaptığın seni ilgilendirir tabi ama benden sana Poğaçacı Amca nasihati: Hayatına çeki düzen ver biraz. Daha upuzun bir ömür var önünde, makineyi erkenden yorma böyle.”

Uzun zamandır hiç kimse benimle böyle dürüst, çıkarsız; yalnızca benim iyiliğimi düşünerek konuşmamıştı. Rahmetli dedeme benzettim yaşlı adamı. Gülümsemeye çalışarak:

“Haklısın Amca” dedim. “Ben de memnun değilim durumumdan. Ama uykusuzluk illeti çöktü üstüme. Bir türlü kurtulamıyorum. Ne gecem belli, ne gündüzüm. Çare bulamıyorum.”

Sözlerimi bitirir bitirmez, pişmanlık hissettim. Resmen kendimi acındırıyordum.

“Çaya kahveye dikkat ediyor musun?”

“Hı hı.”

“Kediotu çayı yaptıın mı peki?”

“Evet.”

“Yemeğini…”

“Erkenden yiyorum… Dedim ya Amca, denemediğim halt kalmadı.”

“Masal denedin mi peki?”

“Ne masalı?”

“Ne masalı olacak, kocakarı masalı. Evlat, kaç yaşına gelirsek gelelim, korkak birer çocuk vardır hepimizin içinde. Sakinleştirilmek, pışpışlanmak , bebekliğindeki gibi koşulsuz sevilmek ister. Bu yaşıma geldim, ben bile hala uykum kaçtığında masal anlattırırım hanıma.”

“Dereotlu poğaçaları yapan Teyze’ye mi?”

Yaşlı adam gülerek başını salladı:

“Cinli, perili bi masallar anlatır… Alemin bütün derdini unutur, mışıl mışıl uyuyakalırsın. Siz gençler bizden çok daha akıllı, tahsillisiniz. Ama bilginin her derde deva olacağını sanıyorsunuz. Halbuki sizin müfredatınız, icatlarınız, teknolojiniz her sene değişirken, masallar mesela binlerce yıldır aynıdır. İşe yaramasa taşınır mı kulaktan kulağa. Kuşaktan kuşağa?”

Sıradaki müşteri daha fazla dayanamadı. Kıvırdığı kağıt parayı yaşlı poğaçacıya doğru uzatarak:

“Kusura bakmayın, işe geç kalıyorum.” dedi. “Bir patatesli, bir peynirli alabilir miyim, lütfen?”

Aynı günün akşamı, iş çıkışı şarküteriye uğradım. Biraz yaprak sarma, uykumu getirmesi umuduyla bir kutu da yoğurt aldım. Köşedeki fırında kestirdiğim yarım ekmekle eve doğru yürüyordum ki, gözüm kırtasiyenin renkli vitrinine takıldı. Çocukluğumdaki binbir çeşitçi dükkanlara benziyordu. Ufacık vitrininde oyuncaktan kırtasiyeye, kitaptan şekerlemeye yok yoktu.

Heyecanla içeri daldım. Masal kitabı olup olmadığını sordum. Tezgahta genç bir kız -muhtemelen dükkan kadar yaşlı sahibinin torunu- vardı. “Kusura bakmayın, ben arada uğruyorum buraya. Ama kitaplar şu tarafta. İsterseniz birlikte bakalım.” dedi.

Kızla birlikte kitapları karıştırmaya koyulduk. Bir “Grimm Masalları”, bir de “1001 Gece Masalları” bulduk. İkisini de satın aldım.

Yemeğin ardından masa lambamı açıp Grimm Masalları’nı okumaya başladım. Okudukça esniyor, hafifliyor, Poğaçacı Amca’nın dediği gibi alemin bin türlü derdinden sıyrılıyordum. Arada duvardaki kat kat boyalara bakıyor. Sonunda kendi sıvama ulaşmış olmanın huzurunu duyuyordum.

Saat on biri geçmişti. Bu kez de, yıllar sonra masal okumaktan aldığım haz uyumama engel oluyordu. Derken bir tıkırtı duydum. Önce üst kattakiler duvara çivi çakıyor sandım. Sonra bunun bir kapı vurma sesi olduğunu fark ettim ve karşı komşudan geldiğini tahmin ettim.

Hayır, ses benim sokak kapımdan geliyordu. O saatte davetsiz misafirimin kim olabileceğine dair ürkütücü tahminlerde bulunarak koridorda ilerlemeye başladım. Yorgunluk ve korkudan dizlerim titriyordu. Kapıda gözetleme deliği yoktu. Bir kez daha tıklatılınca sesimi toklaştırmaya çalışarak:

“Kim o?” diye bağırdım.

“Benim” dedi incecik, yaşlı bir kadın sesi.

O kadar kırılgan bir ses beklemiyordum. Şaşırmış, biraz da sakinleşmiş olarak kapıyı araladım. Karşımda kısa boylu, tombul yüzlü, sırtında mantosu, başında baş örtüsüyle rahmetli büyükanneme çok benzeyen bir teyze duruyordu.

“İyi geceler evladım.” dedi. “Ben Poğaçacı Amca’nın karısıyım. Uyku tutmuyormuş seni. Öyle söyledi. Ben de birkaç masal anlatıvermeye geldim.”

Ne diyeceğimi, ne yapacağımı şaşırdım. Eğildim, mahcupça teyzenin tombul elini öptüm. Gözleri ışıldadı. Saçımı okşayıp: “El öpenlerin çok olsun.” dedi.

Memleketimin, ailemin, çocukluğumun yerine onun kokusunu içime çekerek, ağır ağır yürüyen misafirimi salona buyur ettim.

Çantasını sandalyeye koydu. Elindeki poşetin ağzını açıp beyaz bir bidon çıkardı.

“Süt getirdim, sana” dedi. “Bizim torundan bu kadar kalmış. Bir bardacık çıkar sana da.”

Mahcubiyetim katlanarak büyüyordu.

“Mutfak şurası mı?” diye sordu. Evin içinde akrabammış gibi dolaşıyor, ne yabancılık çekiyor, ne de çektiriyordu.

“Ben şuracıkta ısıtayım sütü. Ilık ılık daha tatlı uyku getirir. Sen de pijamalarını giy. Dişini fırçala. İyice çişini yap. Uykuya hazırlan bakalım.”

Gülümseyerek: “Tamam teyzecim.” dedim.

Pijamalarımı giyip banyoya gittim. Dişlerimi fırçalarken ağlamaya başladım.

Hıçkırdığım duyulmasın diye musluğu iyice açtım. Yüzüme bol bol su çarparak toparlanmaya çalıştım.

Odaya döndüğümde Masalcı Teyze sütümü yatakta içmemi istedi. Onun tembihlediği gibi sırtımı karyola başına yaslayıp, lıkır lıkır içtim. Sütün geçtiği yerler ılık ılık ısındı, gevşedi. Sanki iç organlarım okşandı, rahatladı.

Masalcı Teyze yatağın ucuna ilişti.

“Önce okuyacağım seni.” dedi.

Büyükannem öldüğünden beri, beni hiç kimse okumamıştı. O okudukça, arada karanfil kokulu nefesini yüzüme doğru “tü tü tü” diye üfleyerek nazar değdirenleri kovaladıkça, benim ağzım esnemekten yırtılacak gibi oluyordu.

“Nazar değmiş sana.” dedi bitirince. “İyice okudum. Hepsini kovdum. Bir şeyciğin kalmayacak merak etme.”

Öylesine huzurluydum ki, kendimi bütünüyle bir başkasının himayesine bırakmayalı öyle uzun zaman olmuştu ki, aradan geçen onca yılın yükü ağır ağır göğsümden kalktı. Nefesim açıldı. Masalcı Teyze:

“Hadi, şimdi kapat bakalım gözlerini. Masalımıza başlayalım…” demeden önce sokak lambasının aydınlattığı çatlak tavan köşesine bakmakta olduğumu hatırlıyorum. Sonra da onun kumrununkine benzer, anaç, melodili sesini:

“Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken;
eşek mühürdar, katır silahtar iken; ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken…”

***

Daha masal başlamadan uyumuşum. Ertesi sabah hayatımın en derin, en dinlendirici, en tatlı uykusundan uyandım.

Üstümde yüksek, volta tavan uzanıyordu. Gün ışığı rabıtaların üzerinde giyotin pencere şekilli ışık oyunları oynuyordu. Pervazdaki kumru, “haydiii kalk… haydiii kalk…” diye ötüyordu.

Önce herşeyin rüya olduğunu sandım. Sonra baş ucumdaki süt bardağını gördüm. Masalcı Teyze’yi ve aslında kim olduğumu yavaş yavaş hatırlamaya başladım.

Öyküyü Paylaşın:

Bu Kareli Öyküleri okudunuz mu?

GÜLLÜ

Seyyar satıcıları saymazsak renksiz bir cumartesiydi. Simit peşinde rıhtımla vapurlar arasında uçuşan martıların beyaz kanatları, uzaktan bakılınca denize düşen kar tanelerini andırıyordu. Haydarpaşa Garı, sargılar içindeki kulesi ve yamalı gövdesiyle göz göz pencerelerini güçlükle açıp kapıyor, artık koynuna tren almak için çok yaşlı olduğundan yakınıyordu.

EVE DÖNMEK

Sokakta çocuk… Tek başına… Yürüyor… Yürüyor… Evleri tam karşıda… Ama ona bir türlü ulaşamıyor. Ablası dış kapıya yaslanmış. Yolu gözetliyor. Bayramlık pembe elbisesi sırtında. Çocuğun bulunduğu tarafa bakıyor. Elini siper etmiş alnına. Ama onu göremiyor. Hızlandırıyor adımlarını çocuk. Koşmak istiyor. Asfalt geriye kayıyor ayağının altından. Her küçük adımı onu ablasına, evine yaklaştıracağına…

İNTİKAM

Genç polis memuru, Zaman Han’da sünnet giysileri satan yaşlı adamı yolcu ettikten sonra dosdoğru komiserin odasına gitti. “Gelsene Mehmet.” diye içeri buyur etti komiser. “Hayrola, sıkıntı mı var?” “Çok büyük sıkıntı değil ama enteresan bir durum, komiserim.” dedi Mehmet. “Birileri esnafın sokağa çıkardığı vitrin mankenlerine saldırıyor.” “Allah Allah, hiç duymadım böyle şey.”

FIRFIR HÜSNÜ

Sabah dokuz dedin mi Kariye Müzesi’nin önündedir. Sol elinde bir salkım çıngıraklı topaç. Sağ elinde ucuzundan bir dal sigara. Yakalar kalkık. Surat asık. Turist olmaz pek o saatlerde. Olsun da istemez. Olmasın diye biraz erken gelir zaten. Tarihi kiliseye karşı oturur. Dumanı basar ciğerine. Arka taraftaki Pembe Köşk adlı kafeden tanıdık bir ezgi yükselir muhakkak. Romana tüm ezgiler tanıdık… Alır onu, kendi tarihine götürür.

Tgumusay Yazar:

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.