GÖZLERİNİN İÇİ

GÖZLERİNİN İÇİ

O sahneye çıkmadan önce Hamiyet, Zeki Müren ve Münir Nurettin plakları çalınır, sakız gibi bembeyaz masaörtülerinin üzerine dizili piyatalarda kekikli zeytin, çiroz salatası, Ermeni pilakisi, lakerda, midye dolma ve ince kesilmiş beyaz peynir ikram edilirdi.

Rakı kadehlerini tokuşturup, mezelerden tadarak günün yorgunluğunu atan konuklar, Laternacı Niko ile hepten havaya girerlerdi.

Arnavut ciğeri servis edilirken, meyhanenin köşesinde sırasını bekleyen laternanın başına geçerdi Niko. Otuzlarının ortasındaydı o zamanlar. Tepesi hafif açıldığından, başından kasketini eksik etmezdi. Her an şaka yapmaya hazır, muzip bir ifadesi vardı. Kırışık gözleri çocuk gibi parlak bakardı.

Niko’nun laternası, Bankalar Caddesi’ndeki Turconi’nin dükkanından çıkmaydı. Yani laternaların hasıydı. Kasabiko, sirto ve zeybekiko silindirlerini el çabukluğu ile değiştirir, manivelayı meyhanenin ruh haline göre hızlandırıp yavaşlatarak konukların nabzını tutmayı çok iyi becerirdi. Dinleyicilerini ağır ağır avcunun içine alır, onları imkansız sevdalarıyla baş başa bırakır, yitip giden çocukluklarına götürür, sonra aniden neşelenmeye davet eder, önce ayaklarıyla tempo tutan, sonra başlarını, omuzlarını usul usul oynatan misafirler çok geçmeden kendilerini meyhanenin ortasında sirtaki yaparken, çiftetelli oynarken buluverirlerdi.

Niko, “yaşa”lar “zito”lar eşliğinde yerlere kadar eğilip sahneyi terk ederken karafakiler doldurulur, sahneye iki sandalye bırakılır, çok geçmeden kemancı Hristo ile buzukici Markos o sandalyelere otururdu.

Sirto ve lingo ile açılışı yapan müzisyenlerin ardından ışıklar kısılır ve Niko’nun perde arkasında yanağına tutku dolu bir öpücük kondurarak yolcu ettiği Maria, alkışlar eşliğinde sahneye çıkardı.

Ölçülü bir baş hareketi ile konukları selamlar, iki çalgıcının ortasındaki boş sandalyeye oturur, zarifçe bacak bacak üstüne atardı. Puantiyeli elbiselerinden birini giymiş olurdu muhakkak. Saçları lüle lüleydi o zamanlar. Kurdelesiz sahneye çıkmazdı.

Ellerini kucağında kavuşturur, buğulu gözlerle uzaklara dalardı. Şarkısına ne zaman başlayacağını hiç kimse bilmezdi.

Hristo ve Markos’un taksimi esnasında, Maria kendi geçmişinde kaybolurdu.

***

Bizzat kendisinin de hatırladığı ya da annesinden dinleye dinleye öyle sandığı kopuk bir sahne: Annesi seke seke kanto söylüyor, Maria sahnede dekor olarak kullanılan, kenarına hava deliği açılmış bir bavulun içinde yatıyor. Hırsız rolü oynayan aktör doğaçlama bir hareketle bavulu kaldırınca kapak açılıyor ve Maria sahneye yuvarlanıp ağlamaya başlıyor.

Üç yaşında. İlk kez sahnede. Bir temsilde oynuyor. Annesinin üstünde kıpkırmızı, parlak bir elbise. Çok güzel ve her zamanki gibi çok süslü. Zengin bir tüccarla diz dize, gösteriyi en ön sıradan izliyor. Oyunun bitiminde annesi ve beyaz saçlı tüccar “bravo” diye bağırarak Maria’yı ayakta alkışlıyorlar. Annesinin bakışları ışıl ışıl… Küçük Maria’nın gözleri kamaşıyor.

Büyük bahçeli bir konaktalar. Ahşap evin üst katı çalgılarla, şarkılarla çınlıyor. Maria alt katta konağın ahçısının ve bahçıvanının kızlarıyla geç saatlere kadar evcilik oynuyor. Hava iyice soğuyunca ahçının karısı çocuklara bol tarçınlı salep yapıyor. Maria tam salepten ilk yudumunu alırken yukarıda tiz bir kahkaha kopuyor. Maria annesinin sesini hemen tanıyor. Salebini, önüne bakarak, hiç konuşmadan içiyor.

İlkokul mezuniyet töreni. Bir tek Maria’nın velisi gelmiyor.

Kanto sahnesinde. Baygın bakan, bıyık buran, laf atan, küfürlü konuşan erkek güruhun karşısında ergen Maria’nın sesi çatlıyor. Sonra şarkının sözlerini unutuyor. Ve ıslıklar, homurdanmalar eşliğinde hıçkırarak bordo perdenin arkasına kaçıyor.

Bir sonbahar gecesi, evlerinin camı sokaktan fırlatılan taşla kırılıyor. Annesi “Rum evlerini talan ediyorlar” diye bağırarak Maria’yı kucaklayıp arkadaki avluya kaçırıyor. Kapıları baltalarla, kazmalarla kırılıp evlerine bir yığın adam doluştuğunda, Maria ile annesi avludaki eski bir sandıkta iki büklüm istavroz çıkarıyor. Aralık kapaktan görebildiği kadarıyla hemen evlerinin arkasındaki kilise mum gibi yanıyor. İki üç adam annesinin piyanosunu camdan aşağı atıyor. Canım piyano kaldırıma çarparken hayatında duyduğu en acıklı ezgiyi çalıyor.

Gençliği, güzelliği geçtikçe gözden düşen annesini bir akşam evde baygın buluyor. Alkol komasına giren kadını komşularının yardımıyla Balıklı Hastanesine götürüyor. Annesi son kez yolda kızının gözlerinin içine bakıyor. İç donduran, bitik bakışlar… Maria, ertesi sabah koğuş kapısının aralığından, beyaz bir pike ile annesinin yüzünü örttüklerini görüyor.

Makyaj yapıp, yaşını büyük gösterecek giysiler giyerek Büyük Langa’da bir Rum meyhanesinde, Koço’nun Yeri’nde sahne alıyor. Başarısız kanto denemesinin etkisinden kurtulamamış bir türlü. Dili tutuluyor. Provalarda şakır şakır söylediği şarkıların hiçbirine başlayamıyor. Dakikalarca bu yeni yetme kızı dikkatle süzerek, marifetini bekleyen konuklar önce biraz homurdanıyor, sonra sandalyelerini düzeltip, arkadaşları ile sohbete dalıyor.

İşte o zaman… Hiç kimse gözlerinin içine bakmazken, Maria şarkı söylemeye başlıyor. Prova ettiği parçalardan birini değil… Çocukluğunda annesinin onu uyutmak için söylediği hüzünlü, ninniyi andıran bir rembetiko parçasını.

Şarkının bitiminde bütün meyhane ayakta. Maria şaşkın. Kelli felli adamların neden kendisini alkışladığını idrak edemiyor. Çalgıcılar koluna girip ayağa kaldırıncaya kadar seyircileri selamlamak aklının ucundan geçmiyor.

***

Ancak gözlerinin içinde başka kimsenin bakışlarını hissetmediğinde, zihnini durdurup yüreğiyle baş başa kalabildiğinde ve yüreği göğüs kafesine sığmayıp bir ezgiye tutunarak dışarı sızmak istediğinde şarkı söyleyebilirdi.

Türkçe, Rumca, rembetiko, sanat müziği, tango… Burnuna annesinin terle karışık lavanta kokusunu getiren kantolardan bile okuduğu olurdu bazen. Sahnede asla yerinden kalkmaz, omuzlarını bile oynatmazdı. Şarkı söylemek onun için iş değil, var olmaya devam edebilmesini sağlayan bir dayanaktı. Tek dayanak.

Güzel kadındı. Kıdemlilerin söylediklerine bakılırsa annesinden de güzel. İstese tiyatrolarda, kantolarda hatta müşterilerin yeni gözdesi gazinolarda çalışabilirdi. Ama o bütün bunları elinin tersiyle itti hep. Annesinin yaptığı her şeyin tam tersini yapmakta kararlıydı.

Niko’yu da bu yüzden sevdi belki. Çulsuz, iyi kalpli, duygusal… Kazandığı üç kuruşu çevresindeki yoksullara dağıtan, kahkahayı sermayesi, müziği eğlencesi, kitapları mektebi yapmış, kendi halinde bir gönül adamı olduğundan.

Niko sabırla beklemişti Maria’yı. Yıllarca… Ve Maria bir gece, Niko uzun uzun gözlerinin içine bakmasına rağmen bakışlarını kaçırmamış, şarkısını kesmemiş, hatta onunla göz gözeyken her zamankinden güzel söylemişti.

İçe kapanır gibi değil de çiçek açar gibi. Söner gibi değil de parlar gibi. Nefes verir gibi değil de alır gibi.

***

Maria, Niko ile hayatının en güzel yılını geçirdi. Az konuşuyor, çok gülüyorlardı. Kendileri çalıyor, kendileri söylüyorlardı. Birbirlerinin gözlerinin içine bakıyor, başka hayal kurmuyorlardı.

Bu arada Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs gerginliği büyüyordu. Birlikte çalıştıkları meyhanenin gayrimüslim müşterileri birer ikişer ülkeyi terk ediyordu.

Müslüman müşterilerin ayağı da yavaş yavaş kesildi. Sonunda Barba, zorbaların sıklaşan tehdit ve baskılarına dayanamayarak meyhaneyi kapattı.

Derken Yunan pasaportlu Rumların sınır dışı edileceği söylentileri başladı. Önce inanmak istemediler. Maria Türk, Niko Yunan pasaportluydu. Bir sabah Niko gazetedeki sürgün listesinde adını gördü. 4. Şubeye gitmesi gerekiyordu. Maria karşı çıktı. Ama Niko hayatını bir kaçak olarak sürdüremeyeceğini söyleyerek ertesi sabah kravatını takıp, şubeye gitti.

Niko’ya bir kağıt imzalattılar. Fotoğrafını çekip, parmak izini aldılar. 48 saat içinde ülkeyi terk etmesini emrettiler.

Niko’nun evlenmeleri için biriktirdiği bütün paraya bloke, baba mirası cumbalı evine tedbir konmuştu. O da diğer Rum pasaportlu vatandaşlarla birlikte 20 kg kişisel eşyası ve yanına almasına izin verilen 22 dolar ile vatanını, köklerini, Maria’sını terk etmek zorundaydı.

Son gecelerinde Niko ile Maria konuşamadılar. Sabaha kadar gözyaşları içinde Zeki Müren’in aynı 45’liğini dinlediler. Konuşmadan söz verdiler. Verdirdiler:

“Gözlerinin içine başka hayal girmesin.”

Ertesi sabah Pire Limanı’na doğru yola çıkan gemi sirenini acı acı öttürerek Galata Limanı’ndan ayrılırken, Niko güvertede laternasını çalıyor, beyaz mendili ile hiç durmadan gözlerini silen Maria’sını o son anda bile neşelendirmeye çalışıyordu.

Nasılsa çok yakında bir daha ayrılmamak üzere kavuşacaklardı. Niko bir iş ve ev ayarlar ayarlamaz Maria’yı da Atina’ya aldıracaktı. İşittiği kadarıyla orada laternacılar buradakinden çok daha fazla kazanıyordu.

Gemi simsiyah dumanını savurarak uzaklaşırken Niko’nun “Sana gelen yollarda daima beni bekle” diye haykıran sesi martı çığlıklarına karışıyordu.

***

Aradan tam elli üç yıl, altı ay, on yedi gün geçti.

Maria, Niko kendisini almak üzere geri döndüğünde kolayca bulabilsin diye hala, birlikte çalıştıkları meyhanenin sokağında, tek odalı ufak bir dairede oturur.

Her sabah uyanır uyanmaz Zeki Müren’in 45’liğini pikaba koyar. Takvimden bir yaprak kopararak, ayrı kaldıkları gün sayısını hesaplar. Niko ile yaptıkları gibi bir dilim beyaz peynir, üç dört siyah zeytin ve iki bardak çayla kahvaltısını yapar. Birkaç kere daha aynı şarkıyı dinler. Puantiyeli eteğini giyer. Saçlarına kurdele bağlar. Plastik taburesini alıp sokağa çıkar.

Tabureyi kaldırıma bırakır. Üstüne minderini koyar. Sırtını apartmanın duvarına yaslayıp, oturur. Başıyla kibar bir selam verir. Tıpkı sahne alırken yaptığı gibi bacak bacak üstüne atar. Ellerini kucağında kavuşturur

Hiç kimseyle göz göze gelmemeye çalışarak bütün gün orada sessizce oturur.

Herkesi, her şeyi unutur. Var olmaya devam edebilmek için buna gereksinim duyar.

Çok nadir de olsa bazı günler yüreği göğüs kafesine sığmaz. Bir ezgiye tutunarak dışarı sızmak ister. İşte o zaman şarkı söylemeye başlar. Her defasında aynısını:

“Gözlerinin içine başka hayal girmesin.”

Şarkı bittiğinde onu kendisi mi söyledi yoksa Zeki Müren mi, gerçekten söylendi mi yoksa hayal mi etti, idrak edemez.

 

BEKLENEN ŞARKI

Söz: Sabih Gözen

Müzik: Zeki Müren

https://www.youtube.com/watch?v=hhVCsxXxQ04

Öyküyü Paylaşın:

Bu Kareli Öyküleri okudunuz mu?

DENİZ KIZI

“İsmail kardeş, Deniz Kızı’nı görmeye gidelim mi?” İsmail, Nuri’nin vurduğu topu ayak içiyle karşılarken, kıkırdadı. Sahile panayır kurulduğundan beri, Nuri bu saatlerde bakkalın önündeki kaldırıma oturup İsmail’in okuldan dönmesini bekliyor; o sokağın başında belirir belirmez topu asfalta dikip şutunu çektikten sonra bağırarak aynı soruyu soruyordu.

Tamamını okuDENİZ KIZI

FERRARİ

Sıcak bir Ağustos günü, kuğulu çay bahçesinde, havuzbaşına oturmuş, çay eşliğinde peynir ekmeklerini yiyorlardı. Turist, evden çıkarken bir poşete dokuz tane zeytin koymuştu. Poşeti çıkarıp ağzını açtı, masanın ortasına bıraktı. Pilot, Turist’in sırtını sıvazladı. İkisi iştahla zeytinlerini yerken, Kopi’nin gözü ekmeğini sardığı gazete kağıdındaki bir habere takılmıştı.

Tamamını okuFERRARİ

HAYALİ

Yolumun üstünde sarı bir ev vardı. Dış cephesinin yumurta sarısına boyanmış olması değildi onda dikkatimi çeken. Ne de olsa mahalle, alçakgönüllü yaşam tarzı ile tezat oluşturacak kırmızı, yeşil mavi, hatta mor, pembe renkli binalarla doluydu. Sarı evin farkı, çocuklar için esrarengiz bir çekim noktası olmasıydı. Ev sahipleri, çocukların bakışları pencere hizasına ulaşabilsin diye binanın dış cephesine demirden bir çıkıntı bile yaptırmışlardı.

Tamamını okuHAYALİ

MASALCI TEYZE

Aslında hayallerimin birer birer gerçekleştiği günlerdi. Yani en mutlu olmam gereken zamanlar… Üniversiteden mezun olduğum hafta işe girmiştim. Mütevazi maaşım şehrin merkezindeki asırlık bir apartmanda, iki göz odalı, ufak bir daire kiralamama yetmişti. Öğrencilik yıllarımda fırsat buldukça daldığım ara sokaklardan birindeydi yeni evim. Beyoğlu’nun afallatan, düş kurdurtan, küf ve tütsü kokan esrarengiz sokaklarından birinde… Dar, kısa bir yokuşun sonunda.

Tamamını okuMASALCI TEYZE

Tgumusay Yazar

2 Yorum

  1. Hanife elmadağ
    20 Mart 2017
    Cevapla

    Harikasınız keyifle okudum ve paylaştım sizi takip ediyorum çok
    teşekkür ederim.

  2. seyhan
    28 Mart 2017
    Cevapla

    Çok beğendim, “Ancak gözlerinin içinde başka kimsenin bakışlarını hissetmediğinde, zihnini durdurup yüreğiyle baş başa kalabildiğinde ve yüreği göğüs kafesine sığmayıp bir ezgiye tutunarak dışarı sızmak istediğinde şarkı söyleyebilirdi” ne güzel cümleler.. kendimi rum meyhanesinde hissettim, öykünün yanında bilgileniyoruz da

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir