SAKIZ İLE CİNGÖZ

SAKIZ İLE CİNGÖZ

Kadırga’da bir evde yaşıyorlardı. İki kardeş… Sıradan ev kedilerinden değillerdi. Her şeyden önce evleri sıradan değildi. Dış cephesi kısmen yıkık, duvarlarının boyaları yaprak yaprak soyulmuş, merdivenleri çökük, ahşapları çürük tarihi bir konakta doğup büyümüşlerdi.

Babalarının Mart aylarında Yenikapı ile Cankurtaran arasında turlayarak önüne gelene asılan, koca kafalı bir boş gezen olduğu söylenirdi.

Anneleri ise Meraklı Mahmure… Çöp kamyonunun içine girip kuyruğunu kaybettikten sonra almıştı bu ismi. Koca Kafa kimmiş diye yola çıktığı gün ise hamile kalmıştı. Bir Mayıs sabahı yavrularını emzirdikten sonra Kumkapı’ya balık yemeye gittiği, iskeleye yanaşmış bir teknenin ambar kapısı üstüne kapanınca, tekne ile birlikte gözden kaybolduğu anlatılırdı.

Martı ile serçeler anlatırdı bunları. Serçeler dedikoducuydu, kanatlarını aça aça, minicik kafalarını kesik kesik oynatarak konuşurlardı. İki kardeş kedi, serçelerin anlattıklarının yarısının uydurma olduğunu bilir ama her defasında onları ağızları açık dinlerlerdi.

Martının sözüne ise inanırlardı. Yüksekten uçar, her şeyi apaçık görürdü o, çünkü. Yardımseverdi de ayrıca. Kaç sefer gagasında taşıdığı balıklar, iki kardeşi açlıktan kurtarmıştı.

***

Annelerinin ortadan kaybolduğu günün ertesi, ağlamalarını işiten mahalle çocukları fark etmişti Sakız’la Cingöz’ü.

Biri çöpten bir yoğurt kabı bulmuş, öteki eve koşup içini sütle doldurmuştu. Sakız’la Cingöz yalanarak sokağa bakmış ama bir türlü aşağı inememişlerdi. Çocukların ise yukarı bakmaktan boyunları tutulmuş ama yıllar önce merdivenleri çökmüş binanın üst katına çıkmanın yolunu bulamamışlardı.

Derken Bakkal Adem çamaşır ipiyle çıkagelmiş, ipin bir ucunu yoğurt kabının tutacağına bağlamış, diğerini havaya fırlatarak kedilerin bulunduğu katın çökmüş cumbasına ait yarım pencerenin çıtasından geçirmiş ve boş ucu çekerek süt dolu kabı kedilerin bulunduğu kata çıkarmayı becermişti.

İşte, açlıktan bitkin düşmüş Sakız’la Cingöz, alkışlar arasında koca kap dolusu sütü şapır şupur mideye indirdikleri o günden sonra mahallelinin evlatlıkları olmuşlardı.

***

Kadırgalılar semtlerine sıkı sıkıya bağlıydı. Yokuşlarında, parklarında, kahvehanelerinde, camilerinde kendilerinden asırlar önce yaşamış komşuların izlerine rastlamaktan hoşlanır, modernleştikçe ruhsuzlaşan şehrin surlarının dibinde unutulmuş bu kendi halinde semtin sakini olmaktan gurur duyarlardı.

Sakız’la Cingöz’ü yalnızca sevimli kediler oldukları için değil, o yıkılmaya yüz tutmuş eski konakta yaşadıkları için de çok sevmişlerdi.

Bakkal Adem sütlerini, Titiz Kasap ciğerlerini, Balıkçı Suat istavritlerini eksik etmiyordu. Yaşadıkları konak bir Ermeni’ye ait olduğundan Papaz neredeyse Sakız’la Cingöz’ü vaftiz edecekti. Çocuklar sonunda Tesisatçı Erhan’ın desteğiyle sabit bir makaraya kavuşmuş, kedilere kolayca ve eğlenerek yemek ulaştırmanın yolunu bulmuşlardı.

***

Sakız güzelliğine pek düşkündü. Arka odalara uğramaz, bütün gün ya uyuklar ya da sokağı seyrederek tüylerini yalar, o tozlu evin içinde bembeyaz kalmayı başarırdı.

Cingöz ise annesine çekmişti. Mutfak dolaplarının, yüklüklerin, rabıtaların altından girer üstünden çıkar, bulduğu eski bir kumaş parçasıyla, kapı koluyla, misketle saatlerce oynardı. Eskiden yatak odası olarak kullanılan arka odanın duvarında ahşap bir kapak bulmuştu. Duvarla aynı renkte olduğu için ilk bakışta fark edilemeyen bu nemden yumuşamış kapağı, orayı burayı tırmıklarken keşfetmişti. O günden beri tırnakları kaşınınca soluğu kapağın önünde alıyor, mantara dönüşmüş ahşap parçacıklarının ufalanıp yere dökülmesinden yaramazca bir zevk alıyordu.

***

Evin tapusunun sahibi Madam Anush seksen beş yaşında bir Ermeni’ydi. Huzurevinde yaşıyordu. Ahşap oymacısı dedesinin, udi babaannesinin, kuyumcu babasının, semtin en güzel topiğini yapan annesinin, kunduraları Avrupa’ya ihraç edilen kocasının hatıralarıyla dolu evini tamir ettirecek gücü olmasa da onun tek tahtasına dokunulmasına izin vermiyor, badanasının her katmanı, aile albümünün sayfalarıymış gibi saklansın istiyordu.

Binayı butik otel yapmak için teklifte bulunanları, rakamı bile öğrenmeye tenezzül etmeden reddetmiş, en son bir müteahhitin bıraktığı kartviziti, ne olur ne olmaz diyerek çekmecesine koyan hastabakıcıyı azarlamıştı.

Aylar sonra, doktorunun dayanılmaz hale gelen ağrıları için hastane ve sigorta olanakları dahilinde yapılabilecek bir şey olmadığını, ancak özel terapi merkezlerinde uygulanan pahalı bir tedavi sürecinin ardından rahatlama sağlanabileceğini izah ettiği gün, aile fotoğraflarının yanında bulduğu kartviziti çekmecesinden çıkarmış, uzun uzun inceledikten sonra buruşturarak geri koymuştu.

Madam Anush’un kartviziti çekmecesinden sonraki çıkarışı, bir yaz sabahı pazar ziyaretine gelen Papaz, Bakkal Adem, Titiz Kasap, Tesisatçı Erhan ve Balıkçı Suat’la sohbetleri esnasında olmuştu. Önce mürekkebi yer yer dağılmış, kırışık kartvizite, sonra kadının acıdan çizgileri derinleşmiş buruşuk cildine bakakalan eski komşuları başlarını çaresizce öne eğmiş, ziyaretin sonuna dek hiç kimse tek kelime edememişti.

***

Kadırga’nın çocukları, yaz tatili boyunca her sabah olduğu gibi o gün de kahvaltılarını yapar yapmaz sokağa fırlamış, evlerinden getirdikleri sosis, peynir, süt ve börekleri kovaya doldurmuş, makaranın ipini çekerek Sakız’la Cingöz’ün bulundukları kata çıkarmışlardı.

Sakız, havada sallanan kovanın içindekileri patileriyle evin içine devirme ve sütü dökmeden kapağını açma konularında uzmanlaşmıştı. Yemek saatlerini bilen serçeler de makaranın dibine tünemiş kahvaltıyı bekliyorlardı.

Sakız’la Cingöz bir çırpıda karınlarını doyurdular. Serçeler kırıntıları didiklemeye devam ediyorlardı. Evin üstünde birkaç tur atan Martı, serin deniz kokusu eşliğinde yanlarına indi. Sosis artığını bir lokmada mideye indirdi. Sakız uzanmış, yalanarak tüylerini temizliyor, Cingöz yatak odasına geçmiş, kapağı tırmalayarak tırnaklarını kaşıyordu.

Derken Cingöz’ün bulunduğu yerde bir şangırtı koptu. Sanki dev bir kumbara açılmış, içindeki bozuk paralar etrafa saçılmıştı. Sakız yalanmayı, martı börek parçasını tırtıklamayı, serçeler minik gagalarını kırıntıların üzerinde gezdirmeyi bırakıp, başlarını tedirgince sesin geldiği yöne çevirdiler.

Cingöz mahcup bir ifade ve ağzında pırıl pırıl parlayan sarı, yuvarlak bir metal parçası ile çıkageldi. Ağzındakini kahvaltı artıklarının ortasına bıraktı. Martı, merakla bu parlak cisme doğru hamle yaptı. Gagasını kenarına vurması ile sarı yuvarlak metal havalandı. Evin altındaki sokakta çift kale maç yapan çocukların arasına düştü. Kısa bir şaşkınlığın ardından, kaleci parlak cismin üzerine atladı. Ayağa kalkıp kart gösteren hakem gibi, parmaklarının arasında tuttuğu nesneyi çocuklara doğru uzattı. Çocuklardan biri sarı metali kalecinin elinden kaptı. Bir kovboy filminde gördüğü gibi dişlerinin arasına sıkıştırdı. Bütün gücüyle:

“Altın bu!” diye bağırdı. Çocukların hepsi büyümüş gözlerle kafalarını kaldırıp yukarı baktılar. Sakız, Cingöz, martı ve serçeler başlarını eğmiş onlara bakıyorlardı.

***

Bakkal Adem çocukların soluk soluğa getirdiği altın görünümlü metali Titiz Kasap’a götürdü. O da heyecanla önlüğünü asıp dükkandan fırladı. Hep birlikte Kuyumcu Temel’e gittiler. Kuyumcu Temel, parlak cismi yakın gözlükleri ile uzun uzun inceledikten sonra:

“Som altın” dedi. “Böylesini çıraklığım zamanında görmüştüm en son. Nereden buldunuz bunu? Çok değerli.”

Giderek kalabalıklaşan grup Papaz’ın yanına vardı. Kısa bir toplantının ardından tesisatçı Erhan’ın Gedikpaşa’daki dükkanına gidip, uzayan merdiveni ödünç almaya karar verdiler. Erhan da onlara katıldı. Merdiveni Madam Anush’un evine dayadılar. Kaymasın diye iki kişi alttan sıkı sıkı kavradı. Balıkçı Suat güçlü kollarını açtı. “Düşersen yakalarım merak etme” diyerek Tesisatçı Erhan’a cesaret verdi. Haberi duyan gelmiş, sokak yediden yetmişe mahalleli ile dolup taşmıştı.

Tesisatçı Erhan, alkışlar arasında Sakız’la Cingöz’ün yanına ayak basan ilk insan olmayı başardı. Kedileri sırayla kucakladı. Çocukların “Öp… Öp… Öp…” tezahüratlarına karşı koyamayarak ikisini de burunlarından öptü. Sakız durumundan çok memnun görünüyordu. Cingöz ise sıkılıp Erhan’ın kucağından atladı ve yatak odasına kaçtı. İçeriden gelen şangırtı, Tesisatçı Erhan’ın dikkat kesilmesine neden oldu. Sakız’ı kucağından bırakmadan, her an çökebilecek evin sağlam tahtalarına basmaya çalışarak, sesin geldiği yöne doğru ilerledi.

Ve Cingöz’ün tırnakları ile aşındıra aşındıra nihayet sabahleyin deldiği tahta kapaktan zemine saçılmış altın yığınıyla karşılaştı.

Tesisatçı Erhan kendinden geçmiş halde naralar atmaya başlayana dek, Cingöz altınların arasında tırnaklarını kaşımaya devam ediyordu.

***

Altınlar; hem Anush’un tedavisine bir an önce başlanarak sağlığına kavuşmasını; hem de evin tahtalarını, çerçevelerini, dolaplarını, duvarlarındaki boya katmanlarını ve Madam Anush’un yüzündekiler gibi her biri başka bir yaşanmışlığı temsil eden kırışıklarını yok etmeden, oturulabilir duruma getirilmesini mümkün kıldı.

Eskicilerden Madam Anush’a en mutlu günlerini anımsatan eşyalar satın alındı. Cumbaya yerleştirilen piyanonun üstü, serçelerle martının dilediği zaman konabileceği, yemek yiyebileceği, Sakız ve Cingöz’le arkadaşlık edebileceği bir alana dönüştürüldü.

Sokak kapısının deliğinden, eskiden olduğu gibi ip sarkıtıldı. Dileyen, dilediği zaman bu ipi çekerek içeri girebilecek, Madam Anush’u ziyaret edebilecek, Sakız ve Cingöz’ü sevebilecekti.

***

Yaz tatilinin sonuna kadar aileler, çocukların kahvaltılarını Madam Anush’un evinde yapmalarına izin verdiler.

Bir sabah Martı, çocuklardan birinin getirdiği kokteyl sosisi tek hamlede mideye indirdikten sonra, Sakız ve Cingöz’e dönerek, sabahleyin Kumkapı İskelesi’nde kuyruksuz bir kedi gördüğünü söyledi.

Sakız ve Cingöz’ün evden ilk ve son çıkışları o sabah oldu. Martı sözünü bitirmeden her ikisi de ok gibi fırlamış, soluğu sokak kapısının önünde almışlardı. Anush olağanüstü bir durum olduğunu, çılgınca kapıyı tırmıklayan kedileri engelleyemeyeceğini anlamıştı. Onları çocuklara emanet edip arkalarından bir tas su dökerek uğurladı.

Serçeler, kedilerle çocukların üstünde uçuyor, Martı en önde ve yukarıda, hepsine rehberlik ediyordu.

Cumbanın penceresinden endişeyle yol gözleyen Anush bir saat kadar sonra rahat nefes alabildi. Cıvıltılı grup gittiği gibi geri dönüyordu.

Hep birlikte evin önüne vardıklarında, Anush Sakız’la Cingöz’deki değişikliği hemen fark etti. İki kedi hiç durmadan hoplayıp zıplıyor, grubun çevresinde tur atarken olmadık şirinlikler yapıyorlardı.

Derken Anush çocukların arasındaki yabancıyı gördü: Tüyleri Cingöz’e, gözleri Sakız’a benzeyen, meraklı gözlerle hiç durmadan sağı solu kolaçan eden, kuyruksuz bir kedi…

Anush, Sakız ve Cingöz’ün anneleri Meraklı Mahmure’ye kavuştuklarını ve o günden sonra hep birlikte daha büyük, daha mutlu bir aile olacaklarını derhal sezdi.

Huzurevinden çıktığından bu yana her geçen gün daha da güzelleşen yaşamı için ellerini açıp Tanrı’ya şükretti. Tırmalama seslerini duyar duymaz sabırsızlıkla kapıyı açmaya koştu.

Öyküyü Paylaşın:

Bu Kareli Öyküleri okudunuz mu?

YAZGI

Gece gizlenmeye gereksinim duyanlarındır. Gündüz kendini beğendirmeye çalışanların… Sarhoşlar kusmuş, aşıklar susmuş, yazarlar yalanlarını uydurmuş, hepsi sızmıştır bu saatlerde. Sevişenler yalnızlaşmış, yalnızlar sevişememiştir yine. Bu dünyaya niçin geldiklerini asla öğrenemeyecekleri okullara gitmek üzere herkesten önce servisleri doldurmaları gereken uyku kokulu çocuklar mışıldamaktadır henüz.

Tamamını okuYAZGI

MADAM KROPKA

Kocası öldüğünden beri tepeden tırnağa siyah giyinir. Siyah bisiklete biner. Siyah kahve satar. Genellikle siyah konuşur. Siyah tenteli bir kafesi vardır. Onun önünde dikilir. Eteğinin altına kocasının siyah çoraplarını giyer. Elleri hep ceplerindedir. Cebindekiler her gün değişir. Telaşlı, somurtkan, düşünceli birilerini görmesin, dişi örümcek gibi ağını atar. Kaldırımdan çekip, kafesine sokar.

Tamamını okuMADAM KROPKA

BARIŞ

İki katlı, cumbalı, balkonlu, yüksek tavanlı; büyük camları, dev kapıları olan bir konakta yaşıyorlardı. Cıvıl cıvıl çocuk seslerinin, piyano, keman ezgilerinin, misafir kahkahalarının hiç dinmediği büyülü bir evde. Sabahları gün ışığı konağın camlarından içeri girebilmek için nasıl da iştahlanır, perde kenarlarından altın rengi şelaleler gibi odalara akar…

Tamamını okuBARIŞ

CANKURTARAN

Yalnızlıktan nefret eder. İnsanlardan daha çok. Karanlığı sevmez. Güneşi hele hiç. Bulutların, pişmanlıkların, isyanların insanıdır. Yeryüzünden çok gökyüzünün. Suyun üstünden çok altının. Nadiren, şafak vakti dışarı çıkar. Omzunda kamış oltası. Elinde yoğurt kovası. Kovanın içinde ağlı kepçesi. Boynunda yunus düdüğüyle. Tedirgindir. Balıkçı gibi görünmektedir çünkü. Oysa balıkçılardan nefret eder.

Tamamını okuCANKURTARAN

Tgumusay Yazar

İlk yorumu siz yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir