ÖĞRETMEN DEDEM

ÖĞRETMEN DEDEM

Bir çift beygir koşulu araba Kaz Dağları’nın kekik kokan yamaçlarından Ege’nin koyu mavisine doğru doludizgin iniyor. Beygirlerin yuları on bir yaşında bir çocuğun ellerinde. Arabanın yarısı çocuğun dağdan topladığı taşlarla dolu. Tekerler çukurlara girip çıktıkça taşlar arabanın içinde yuvarlanıp duruyor. Güneş tam tepede. Ağustos böcekleri kuru otların arasında koro halinde cırlıyor.

Arabanın geçtiği toprak yoldan toz bulutunun yanısıra, kuşlar, sinekler, arılar havalanıyor. Çocuk kan ter içinde. İçinden: “Hele bir denize varayım, arabaya kum yüklemeye başlamadan suya şöyle bir dalıp çıkarım” diye geçiriyor. “Sonra bir kere de yüklemeyi bitirince girerim. O serinlik beni inşaata varıncaya kadar idare eder.”

Aynı yılın, yani 1941’in sonları. Çocuk yine arabanın tepesinde. Bu kez köylerindeki zeytin tarlasında. Çuvalcılar her biri yüzer kiloluk çuvalları arabaya yüklerken, onun yorgun bakışları zeytin silken sırıkçılara takılmış. Arabaya istiflenmiş on üç çuval sayıyor yola çıkmadan önce. Sonra yuları çekip bütün gücüyle “deeeeh!” diye bağırıyor. Sesi tizleşiyor sona doğru. Rüzgarı kesmek için öne doğru eğilerek tortop oluyor. Gözlerini kısıp uzaklara bakıyor. Edremit’teki yağ fabrikası Güre’ye on üç kilometre uzaklıkta. Daha fabrikaya varacak. Sıraya girecek. Arabayı boşalttıracak. Geri dönecek. Arabasına bir parti daha zeytin yükletecek. O zaman hava daha da soğumuş olacak. Ya da iyice üşüdüğünden ona öyle gelecek. Tekrar fabrikaya gidecek. Sıraya girecek…

İkinci kez fabrikaya ulaştığında hava kararmak üzere. Açlık ve yorgunluktan eli ayağı titriyor. Fabrikanın ufak ziyaretçi odasına kendini zor atıyor. Ellerini gürül gürül yanan sobaya yanaştırıp bir süre öylece kalıyor. Biraz ısınınca sobanın yanındaki sahana tenekeden bol miktarda taze sıkılmış zeytinyağı koyuyor. Sabahtan tülbente sardığı iki yumurtayı iç cebinden çıkarıyor. Zeytinyağının içine kırıp, sahanı sobanın üstüne koyuyor. Bir kaç dakika sonra fabrika bekçisinden aldığı yumuşak ekmeği, akı patladıkça kızgın zeytinyağı tanecikleri sıçratan yumurtanın sarısına bastırıyor. Ekmeği bandıra bandıra önce yumurtaları mideye indiriyor sonra da kalan zeytinyağını bir güzel sıyırıyor. Haftalardır akşamları hep aynı yemeği, aynı iştahla yiyor.

Yemekten sonra ağırlık çöküyor; közlenmekte olan meşe odunlarının çıtırtısı ve odadakilerin, kulağına ninni gibi gelen Ege şiveli konuşmaları eşliğinde göz kapakları iyiden iyiye ağırlaşıyor. Sağanak yağış cama yüklenmeye başayınca yerinde şöyle bir doğruluyor. Odadan dışarı adımını atar atmaz kuru soğuğun onu kendine getireceğini; kaslarının, kemiklerinin önce ağrımaya başlayacağını, sonra ayazı yedikçe ağrının yerini sızıya ve nihayet hissizliğe bırakacağını biliyor.

Köye döndüğünde hava zifiri karanlık. Atları çözüp, ahıra salıyor. Önlerine yemlerini koyup, yanaklarını okşayarak, onu yağmurda, çamurda yarı yolda bırakmadıkları için teşekkür ediyor. Arabanın içini süpürüp evin yolunu tutuyor.

Gaz lambasının zayıf ışığında bir deve aitmiş gibi görünen babasının gölgesi ürpermesine neden oluyor. Tespih çekerek onu beklediğini, az sonra ağzına geleni sayıp dökeceğini biliyor. Kapının tokmağı elinde, bir süre eşikte öylece bekliyor. Arabadaki o şahin halinden eser yok. Büzüşmüş, ıslak bir serçeye benziyor. Neyse ki kapıyı babaannesi açıyor. Babası köpürdüğünde onu bir tek nur yüzlü nineciği sakinleştirebiliyor.

Yeni yılın ilk ayları… Arabada iki yüz elli kiloluk dört zeytinyağı bidonu var. Pullukla tarla sürme işini bitireli bir kaç hafta olmuş. Şimdi çocuk her sabah Akçay’a zeytinyağı taşıyor. Hava ilikleri donduracak kadar soğuk. Hayvanlar daha hızlı koşarak ısınmak ihtiyacında. Oysa arabada bir tondan fazla yük var. Yol bozuk. Çocuk biraz daha hızlanırsa arabanın kırılacağını, tekerlerin dağılacağını biliyor. Beygirleri yavaşlatması lazım. Ama dizginleri değil çekmek, tutmakta bile zorlanıyor. Mosmor olmuş ellerini bir süredir hissetmiyor. Son çare kayışları ayaklarına doluyor. Bacaklarını havaya kaldırıp, sağa sola oynatarak hayvanları zaptetmeye çalışıyor. “Dönüşte araba hafifleyecek nasılsa, o zaman beygirlerin hızlanmasına izin veririm.” diye düşünerek teselli bulmaya çalışıyor. Ama sonra bir tur daha yapması gerekecek. Canı sıkılıyor. Ayaklarını kaldırıp bütün gücüyle dizginleri çekiyor. Atlara zayıf düştüğünü belli etmemesi gerekiyor.

Öğlen önüne tarhana çorbası koyarken annesi, başöğretmenin görüşmek için babası ile çocuğu okula çağırdığını haber veriyor. Çocuk hem meraklanıyor, hem de Akçay’a ikinci seferi yapmaktan kurtulduğuna seviniyor. Yemekten sonra annesi sandıktan çocuğun bayramlık giysilerini çıkarıyor. Saçını ıslatıp tarıyor. Babaannesi sokak kapıda duasını bitirip, karanfil kokan nefesini çocuğun yüzüne üflüyor.

Babası ile öğretmenin odasına girdiklerinde, başöğretmen Nedim Bey onları güler yüzle karşılıyor. Odada orta yaşlı, takım elbiseli şık bir adam daha var. Onunla da tokalaşıyorlar. Çocuk görüşme boyunca bakışlarını adamın golf pantolonundan ayıramıyor.

Çocuğa bir kaç soru soruyorlar. Derslerden, hayattan, ahlaktan… Çocuk hepsini bir çırpıda cevaplıyor. Teşekkür edip dışarı çıkabileceğini söylüyorlar. Çocuk kapının önünde sabırsız adımlarla volta atarken, Nedim Öğretmen odada kalan babasına, golf pantolonlu müfettişin Savaştepe Köy Enstitüsü’ne öğrenci seçtiğini, Balıkesir’in köylerini dolaşarak zeki, çalışkan çocukları listesine aldığını açıklıyor.

Babası hiç sesini çıkarmadan önüne bakıyor. Nedim Bey, çocuğun Köy Enstitüsü’ne kabulünün hem kendi istikbali, hem de genç cumhuriyete aydınlık nesiller yetiştirme ülküsü bakımından önemini uzun uzun anlatıyor. Konuşması bitince babası tek kelime etmeden müsaade istiyor. Sıcacık odayı terk eden adımları buz gibi koridorda yankılanıyor. Taranırken ıslatılmış saçlarıyla üşümekten ve meraktan tir tir titreyerek beklemekte olan çocuğa hiç bir açıklama yapmadan, yanından yürüyüp geçiyor.

Bir ay sonra tekrar okuldan çağırıp, çocuğun Köy Enstitü’süne kabul edildiğini haber veriyorlar. Gece gurur, telaş, endişe, göz yaşı, “hayırlı olsun”a gelen misafirler, aralara sıkıştırılan öğütlerle geçiyor. Ertesi sabah şafak vakti evden çıkarlarken babasının elinde ufak bir bavul, çocuğunkinde yuvarlak bir teneke bal ve içi poğaça, börek, kurabiye dolu bir bohça var. Ninesi hatim indiriyor. Annesinin gözyaşları, arkalarından döktüğü suya karışıyor.

Edremit’ten Balıkesir’e günde tek otobüs kalkıyor. Son anda ona yetişiyorlar. Balıkesir’den İzmir’e her gün yolcu treni yok. O gün bir marşandiz olduğunu öğreniyorlar. Yük treninin arkasına takılı yolcu vagonuna bilet alıyorlar.

Baba ile çocuk her zamanki gibi az konuşuyorlar. Marşandizi beklerken bohçayı açıp böreklerini yiyorlar. Sırayla tuvalete gidiyor, bavulla bal tenekesinin başını boş bırakmıyorlar.

Tren ilerledikçe çocuğun dünyası büyüyor, ufku genişliyor. Babası uyuklamaya başlayınca kollarını, yarısına kadar indirdiği camın üstüne yaslıyor. Yüzünü rüzgara veriyor. Çam ormanlarının reçineli kokusunu ciğerlerine çekiyor. Hiç görmediği kuş cinsleri, kınalı koyun sürüleri, yeşil sarı desenli dev bir battaniye gibi kıvrılarak ufka dokunan yeryüzü, dağları delen tüneller, marşandizin büyülü camının dışında eşsiz bir geçit yapıyor.

Babası arasıra göz kapaklarını aralayıp, kaşlarını çatarak çocuğa yerine oturmasını işaret ediyor. Yine de tren dar bir geçitten zangır zangır sallanarak geçerken çocuk horlayan babasını uyandırmamaya dikkat ederek ayağa kalkıyor. Ve beline kadar camdan dışarı sarkarak, avazı çıktığı kadar “ben öğretmen olacağım” diye haykırıyor!

Okul geniş bir araziye yayılmış, öğretmen ve öğrenciler tarafından inşa edilmiş yapılardan oluşuyor. Bunlardan birinde kayıt yapılıyor. Kaydın ardından baba misafirhaneye, çocuk yatakhaneye gönderiliyor. Yatakhane tek mekan; yüz elli kişi aynı çatının altında uyuyor. Üstte yatan öğrenciler düşmesin diye ranzalar ikişerli dizilmiş. Çocuk altta yer bulabiliyor. Bitişiğine İvrindili biri düşüyor. İkisi de memleketlerinden konuşurken mahzunlaşıyor. Sohbet kısa sürüyor.

Çocuk pijamalarını giyiyor. Pijamaları mis gibi yuva kokuyor. Burnunu çekerek bal tenekesi için güvenli bir yer aramaya koyuluyor. Önce karyolanın altına koyuyor; içine sinmiyor. Duvarda bir çivi gözüne çarpıyor. İvrindili’nin tarafında. Balı çiviye asmak için izin istiyor. İvrindili’nin cevap verecek hali yok; battaniyenin altında hıçkırarak ağlıyor.

O gece çocuğun gözüne uyku girmiyor. Horultu ve sayıklamalar eşliğinde, babasına burada kalmak istemediğini hangi sözcüklerle ifade edeceğini, babasının bu karara nasıl tepki vereceğini kestirmeye çalışıyor. Okula kabul edildiği andan itibaren o öğretmen olacak diye kendisinden fazla sevinip gururlanan annesinin, babaannesinin, Nedim öğretmenin yüzüne nasıl bakacağını düşündükçe kalbi sıkışıyor.

Ancak gün ağardıktan sonra uykuya dalabiliyor. Yarım saat kadar sonra da kulağının dibinde kopan bir çığlık ile yataktan fırlıyor. Önce kabus gördüğünü sanıyor. Sonra İvrindili’nin dehşetten büyümüş gözleri ile karşılaşıyor. İvrindili: “Ne oldu bana?”, “inme mi indi üzüntüden?”, “neden başımı kadıramıyorum?” diye haykırarak ağlıyor. Üst sınıflar başına toplanıyorlar. Çok geçmeden işin aslı ortaya çıkıyor. Çocuğun çiviye eğik astığı tenekedeki balın gece boyunca İvrindili’nin yastığına damladığı ve zamk gibi saçlarını yastığa yapıştırdığı anlaşılıyor. Ağabeyler saçını yıkayarak İvrindili’yi kurtarıyorlar. Çocuk, özür niyetine kalan balı tenekesiyle hediye edince, İvrindili onu öğretmene şikayet etmekten vaz geçiyor. Böylece olay, daha fazla büyümeden kapanıyor.

Babası ile yemekhanenin kapısında buluşuyorlar. Ders başlayıncaya kadar okul bahçesinde sessizce yürüyorlar. Çocuğun boğazında bir yumru çıkmış sanki. Yutkunamıyor. Gece boyunca defalarca provasını yaptığı özürler, açıklamalar, yakarışlar bir türlü sese dönüşüp dudaklarından dökülemiyor. Bir ara göz göze geldiklerinde, hayatında ilk kez babasının onunla gurur duyduğunu hissediyor. Belki boğazındaki yumru, belki de o bakış konuşmasına, eve dönmek istediğini söylemesine engel oluyor.

Tuvaletlerin çeşmesi binanın dışında. Ulu bir çınarın altında. Babası tam onun önünde duruyor. Dudaklarını büzerek ayrılık vaktinin geldiğini söylüyor. Oğluna sarılıp, yanaklarından öpüyor. İlk kez öyle, şapır şupur öpüyor. Çocuğun gözünden bir damla yaş dökülüyor. Sarılırken, babası anlamasın diye omuzlarının titremesine mani olmaya çalışıyor. Babası, ağırdan alırsa çocuğun orada kalamayacağını seziyor. Bakışlarını çocuğun ıslak gözlerinden kaçırarak hızla arkasını dönüyor. Tespihini çekerek, istasyona doğru uzaklaşıyor. Çocuk önce sessizce, babası gözden kaybolduktan sonra hıçkıra hıçkıra ağlıyor. O ağlarken arkasındaki çeşme de şırıl şırıl akıyor.

Duygularını asla dışa vurmayan babasının da o gün sessizce gözyaşı döktüğünü, yıllar sonra, dönüş yolculuğu esnasında babasıyla aynı vagonu paylaşmış uzak bir akrabasından öğreniyor.

***

O sabahın üstünden tam yirmi üç yıl geçiyor… Çocuk artık çocuk değil, köy öğretmeni. Köyün yalnızca öğretmeni değil; doktoru, inşaatçısı, ziraatçısı, müzisyeni, hakemi, nikah şahidi, bilirkişisi… Çocuğunun okumasına mani olan ebeveynleri ikna eden, onlara da okuma yazma öğreten, parlak öğrencileri öğretmen okuluna gönderen, köyün kalkınması için gece gündüz çalışan, aldığından fazlasını vermeye yeminli, idealist bir cumhuriyet feneri.

Hayatı konuşarak, öğreterek geçiyor. Ama o sabah, Savaştepe Öğretmen Okulu’nun bahçesinde, zamanında babasıyla turladıkları ağaçların altında yürürken, o da tıpkı babası gibi tek kelime edemiyor. Yanında burnunu çekerek ağlayan bir kız çocuğu var. Kendi öz kızı. Yirmi üç yıl sonra yine boğazında aynı yumru çıkmış sanki. Konuşmak ne kelime, yutkunamıyor.

Kız, çok şey söylemek istiyor. Ama onun durumu da babasınınkinden farksız. O susmak bilmeyen cıvıl cıvıl kızın gıkı çıkmıyor. Tam ağzını açmaya hazırlanırken babasıyla göz göze geliyorlar. O güne kadar öz kızını diğer öğrencilerinden ayrı tutmamak için ona karşı hep biraz mesafeli davranan babasının, hayatında ilk kez onunla gurur duyduğunu hissediyor. İşte o bakış, kızın konuşmasına, eve dönmek istediğini söylemesine engel oluyor.

Baba, ulu çınarın altında, tuvaletlerin çeşmesinin önünde duruyor. Dudaklarını büzerek, ayrılık vaktinin geldiğini söylüyor. Kızına sarılıp, yanaklarından öpüyor. İlk kez öyle, şapır şupur öpüyor. Kızın gözünden bir damla yaş süzülüyor. Omuzları titremeye başlıyor. Babası, ağırdan alırsa kızın orada kalamayacağını seziyor. Bakışlarını kızın ıslak gözlerinden kaçırarak arkasını dönüyor.

Kız o kısacık anda, babasının göz çukurunda inci gibi parlayan yaşı fark ediyor. Onu ilk kez ağlarken görüyor. Babası istasyona doğru hızlı adımlarla uzaklaşırken, kız arkasından önce sessizce, babası iyice gözden kaybolduktan sonra hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Narin omuzları, çocuk yaşta bir başına kalmanın güçsüzlüğüyle, seviliyor olduğunu bilmenin güveni arasında inip inip kalkıyor.

O ağlarken arkasındaki çeşme de şırıl şırıl akıyor.

Öyküyü Paylaşın:

Bu Kareli Öyküleri okudunuz mu?

FERAHFEZA

Ev arkadaşı kemençeci Yorgo ile Yedikule kapısından geçmektedirler bir Mayıs akşamüstüsü. Sazları ellerinde. Tatlı bir meltem yalıyordur yüzlerini. Sabah denize girmişlerdir surlardan. Saçları dalga dalga deniz kokmaktadır hala. Tenleri yanık. Beyaz gömlekler sırtlarında. Uçları sararıp kıvrılmış göğüs kılları yakalarından gençlik iştahıyla fışkırmış. Dünyayı fethetmeye hazırdır ikisi de.

KOLYELER

Yeşilin içinde yürüdüler, yürüdüler… Çiğ düşmüştü otlara. Ayaklarını ıslatacak kadar değil, ayakkabılarını parlatacak kadar. Saçlarına kelebekler kondu. Arılar neşeyle vızıldadılar etraflarında dört dönerken. Sanki çiçek sandılar onları, basbayağı kur yaptılar. Ağaçlar tatlı bahar meltemini bahane ederek dallarını eğdiler yerlere kadar.

GÜZEL BİR ŞEHRİ TERK ETMEK

“Bir gün”dedi, “bu şehri terk edersem, Boğaz’dan, yüzerek yaparım bunu. Tankerlerle yarışarak… Lüferlerle öpüşerek… Balıkçılarla vedalaşarak… Hisarlara el sallayarak…” Sözlerini bitirince acı bir tebessüm yerleşti dudaklarına. Üç arkadaştılar. Boğaz’a karşı bir banka oturmuş, seyyar çaycının kağıt bardaklara doldurduğu çayları yudumluyorlardı. Geceyarısı olmak üzereydi. Meltem ılık ılık yalıyordu yüzlerini. Yıldızlar pırıl pırıldı. Kafalar dumanlı.

KEDİ MEMO

Küçükken tıka basa antika eşyalarla dolu dükkanlarında, babası misafirleriyle çay içip laflarken o kendine kuytu bir köşe bulur, büyük bir tablonun arkasına on sekizinci yüzyıldan kalma bir çalışma masasının altına ya da şanslıysa eski bir Osmanlı

Tgumusay Yazar:

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.