İNTİKAM

İNTİKAM

Genç polis memuru, Zaman Han’da sünnet giysileri satan yaşlı adamı yolcu ettikten sonra dosdoğru komiserin odasına gitti.

“Gelsene Mehmet.” diye içeri buyur etti komiser. “Hayrola, sıkıntı mı var?”

“Çok büyük sıkıntı değil ama enteresan bir durum, komiserim.” dedi Mehmet. “Birileri esnafın sokağa çıkardığı vitrin mankenlerine saldırıyor.”

“Allah Allah, hiç duymadım böyle şey.”

“İlk vaka Mahmutpaşa’da bir erkek giyim mağazasının önünde olmuş bu sabah. Dükkan sahibi dışarı çıkınca, sabah sağlam bıraktığı cansız mankenin yüzünü paramparça bulmuş.”

“Giysiler?”

“İlginç olan o zaten, komiserim. Üç olayda da ne çalınan ne de zarar gören bir tek giysi var.”

“Tuhaf… Hep yüze mi darbeler?”

“Evet. İkincisinin burnu, az evvel gelen yaşlı adama ait mankenin de alnı kırılmış.”

“Yumurta tokuşturur gibi, desene. Ellerinde sert bir cisim olmalı. Gelene gidene çakıyorlar anlaşılan. Tutanakları getirsene bir zahmet. Ben de birer çay söyleyeyim.”

Memur Mehmet, amirinin böyle adi bir vakayla yakından ilgilenmesine biraz şaşırarak içeri gitti. İki dakika sonra Komiser çayını höpürdetirken tutanakları inceliyordu:

“İkinci olay Tahtakale’de bir çocuk giyim mağazasında olmuş. Üçüncü manken ise Han’da sünnet giysileri satan bir dükkana ait. Müşterileri dükkana yönlendirsin diye mankeni dışarıda, yol üstünde tutuyorlarmış.” diye açıkladı Mehmet.

“Yani…” derken burnunun ucuna düşmüş yakın gözlüklerini çıkardı, Komiser. “Saldırıya uğrayanların üçü de çocuk mankeni.”

Mehmet gözünü kısıp başını usulca sallayarak, düşünceli bir tavır takındı. Memur Necati’nin çağırmasıyla ayağa kalktı.

Yeni bir şikayet vardı. Bu kez Sirkeci’de eski bir spor mağazasının vitrin mankenine saldırılmıştı. Bilgisayar ekranına bakarken göz ucuyla caddeyi gözetleyen tezgahtar delikanlı, yüzünü seçemediği gri pardösülü bir adamın dükkanın önünde yavaşladığını söylüyordu. Adam, kaşla göz arasında pardösüsünün içinden çıkardığı dambıla benzer siyah nesneyi camekanın dışındaki Barcelona formalı çocuk mankene doğru savurmuş ve hızla gözden kaybolmuştu.

Caddeye fırlayan tezgahtar, bir süre saldırganın peşinden koşmuştu. Ancak Mısır Çarşısı’nın arka sokağında, kalabalığın arasında onu gözden kaybetmiş, dükkanı boş bıraktığından mecburen geri dönmüştü. Vitrin mankeninin yüzünün sol tarafı paramparçaydı. Patronu çok sinirli bir adamdı. Bir an önce bu işin faili bulunmazsa, delikanlıyı kesin işten kovardı.

***

Komiser, “Resimleri var mı darp edilen mankenlerin?” diye sordu.

“Birinci ile dördüncününki var.” diye yanıtladı Mehmet. Odasına gidip, bilgisayara aktarılmış fotoğrafların renkli çıktılarını getirdi.

Komiser bir kez daha yakın gözlüklerini takıp, dudağını bükerek resimleri incelemeye koyuldu. İlkinin yüzü tamamen parçalanmıştı. Diğerinin suratının tek tarafı sağlamdı.

“Öteki iki esnafı arasana.” dedi, bakışlarını önündeki kağıttan ayırmadan. “Onlar da darp edilmiş mankenlerinin fotoğraflarını çekip, göndersinler.”

On beş dakika sonra dört resmi yan yana koymuş, birlikte inceliyorlardı.

“Tahmin ettiğim gibi.” diye mırıldandı Komiser. “Suratları aynı bunların.”

Mehmet “Ee ne var ki bunda komiserim?” diye sordu ellerini açarak. “Bütün cansız mankenlerin suratları birbirine benzer.”

“Benzer ama aynı değildir.” derken bıyık altından gülümsüyordu Komiser. Sonuçta bu saldırgan ya da saldırganlar neden yetişkin değil de çocuk mankenlere saldırıyor? Eminönü’nde binlerce çocuk vitrin mankeni varken, tıpatıp aynı yüze sahip bu dördünü darp ediyor olmaları tesadüf olabilir mi sence?”

“Bilmem” diye mırıldandı Mehmet, merak ve mahcubiyet arasına sıkışmış cılız bir tonda.

“Yanıtı henüz ben de bilmiyorum.” diye mırıldandı Komiser. “Ama elimizde sıkı bir ipucu olduğunu söyleyebilirim.”

***

Ertesi sabah, Komiser karakola gür saçları bembeyaz, bıyıkları sigara içmekten sararmış, eğilerek çalışmaktan kamburu çıkmış, yetmiş yaşlarında bir adam ve bir kutu dolusu poğaça ile geldi. Herkes teşekkür ederek, pastane kutusundan poğaçasını alırken, Komiser Mehmet’e:

“Sen kalsana, Mehmet” dedi. “Naci Usta ile tanıştırayım seni. Baba yarısıdır benim için.”

Mehmet eğilip, saygıyla adamın elini sıktı. Naci Usta alçakgönüllü, güleç yüzlü bir adamdı. O da ayağa kalkıp, boştaki elini kalbine götürdü.

“Eski çırağı olarak hala nazım geçer.” dedi, Komiser. “Bu sabah da sağ olsun, beni kırmadı, buraya kadar geldi. “Yaşlı adam mahcupça önüne bakarak gülümsemeye devam ediyordu. “Kendisi kırk yıllık vitrin mankeni ustasıdır.”

Mehmet, böylece amirinin vakaya gösterdiği özel ilginin nedenini kavramış oldu.

Komiser devam etti: “Bizim darp edilen çocuk manken fotoğraflarını getiriver de, bir gösterelim bakalım.”

Mehmet, bir dakika sonra bilgisayar çıktıları ile odaya dönmüştü. Naci Usta resimleri dikkatle, tekrar tekrar inceledi. “Aynı kalıptan çıkma bunların hepsi.” diye mırıldandı, bıyığını ısırırken. “Epeyce de yaşları var.” Başını kaldırdı. Camdan dışarı düşünceli baktı. Cebinden bir sigara çıkarıp masada yuvarladı. “Yakında mı bu mankenler? Gerçeğini görsem daha kesin bir şey söyleyebilirim.”

Beş dakika sonra Naci Usta ile Mehmet sigaralarını tüttürerek Eminönü sokaklarında yürüyorlardı. Önce Tahtakale’ye, oradan da Zaman Han’a geçtiler. Naci Usta, Zaman Han’daki dükkanın yerini gösterme işlevini sürdüren sünnet giysili çocuk mankenin yüzünü adeta okşayarak uzun uzun inceledi. Sonunda diğerlerini görmeye gerek olmadığını, fotoğraftan tahmin ettiği gibi bu mankenlerin, seksenli yılların başında el işçiliği ile yapılmış parçalar olduğunu söyledi.

“O yıllarda gerçek heykeltıraşlar tarafından, canlı modeller kopyalanarak imal edilirdi bunlar.” dedi, yeni bir sigara yakarken. “Modelin yüzü, vücudu için en az on prova alırdık. Sonra kalıp yapılır, üretime geçilirdi. Yüz makyajı dahil bir vitrin mankeninin tamamlanması en az dört ay sürerdi.”

Konuşurken, Naci Usta’nın gözü çocuk mankenin göğsündeki “Maşallah” şeridine takılmıştı. Mehmet, doğru anladığından emin olmak için sordu:

“Yani otuz beş yıl önce, bir çocuğun suratının kalıbı çıkarılmış. Saldırıya uğrayan dört manken de o kalıptan imal edilmiş. Öyle mi?”

“Aynen öyle.” diye yanıtladı Naci Usta.

“Peki o çocuğun kim olduğunu bulabilir miyiz?”

Naci Usta biraz düşündü. “Önce kalıbının hangi imalathanede yapıldığını bulmak lazım.” dedi dudağını bükerek. “O yıllarda henüz hazır giyim patlamamıştı. İstanbul’da hepi topu üç, dört tane vitrin mankeni atölyesi vardı. Onları dolaşırsanız, bir şansınız olabilir.”

***

Mehmet, Naci Usta’dan aldığı bilgilere Ticaret Sicil’den yaptığı araştırma sonuçlarını ekleyerek söz konusu tarihlerde faaliyet gösterip hala açık olan dört imalathane tespit etti. İkisi Dolapdere’de, biri Tarlabaşı’nda ve biri de Bayrampaşa’da bulunan bu atölyeleri sırasıyla ziyaret etmeye başladı.

Tarlabaşı’ndaki atölyenin ilk sahibi öleli çok olmuştu. Ondan devraldıkları şirketi işletmekte olan ve daha çok dış pazara çalışan eski konfeksiyoncu iki ortağın, seksenlerdeki üretim hakkında en ufak fikirleri yoktu.

Dolapdere’de uğradığı ilk adres, üretim faaliyetini altı ay kadar önce durdurmuştu. Bir yandan depodaki malları elden çıkarmaya, bir yandan da piyasadan alacaklarını toplamaya çalışan sahibi, ikide bir öksürük nöbetine tutulan bir deri bir kemik, bir adamdı. Çocuk mankeni üretimine doksanlarda başladığını söylüyordu. Seksenli yıllarda çocuk mankeni isteyen olursa, siparişi Dolapdere’deki bir arkadaşının imalathanesinde yaptırıyordu. O arkadaşının işyeri hala faaliyetini sürdürüyordu. Bu konuda Memur Bey’e olsa olsa o yardımcı olabilirdi. Mehmet, adamı dinlerken not defterini açtı. Bahsettiği işyeri, kendi listesinde bulunan üçüncü adresti.

Oraya giderken telefonu çaldı. Arayan Memur Necati’ydi. Mercan Yokuşu’nda bir çocuk manken daha darp edilmişti.

Dolapdere’deki imalathane oldukça büyüktü. Karşısında polis memurunu gören orta yaşlı sekreter yapmacık bir selamın ardından çok kısa bekleteceğini söyleyip, telaşlı adımlarla patronunun odasına koştu. Tekrar kapıda göründüğünde, şişman, takım elbiseli, karavatsız bir adam onun peşi sıra karşılama alanına girip, önünü ilikleyerek Mehmet’in elini sıktı. Mehmet konuyu özetleyince de şöyle rahat bir nefes alıp, misafirini odasına davet etti.

Gömlek yakasından beyaz, kıvırcık kıllar fışkıran, göbeği ve yanakları şişkin ama sıkı, gür sesli bir adamdı. Devasa çalışma masasının gerisinde ıhlamurunu yudumlarken, otuz altı yıldır binlerce farklı tip mamül ürettiklerini, söz konusu vitrin mankeninin yüzünü tanıyabileceğinden emin olmadığını ama yine de yardımcı olmayı elbette istediğini söyledi.

Mehmet’in resimleri masasına koymasıyla o ihtiyatlı havası yerini önce şaşkınlığa, sonra geniş bir sırıtışa bıraktı.

“Bunun kalıbı benim yeğenin suratından alındı.” dedi Mehmet’e gümrüksüz bölgeden alınma sigara paketini tutarken.

“Ağabeyim, o sıralar kafayı oğlunun çocukluğunu kalıcı hale getirmeye takmıştı.” diye devam etti. “Eee sene 1981. Atölye yeni. İlk oğlan çocuk… Çok heyecanlıydı, rahmetli. Burak henüz 5-6 yaşlarındayken yüzünün kalıbını çıkardık. Sonra o kalıptan yüzlerce manken yaptık.”

Otomasyonla birlikte fiyatların sürekli geri gittiğinden, epeydir işin sanatını hiç kimsenin önemsemediğinden yakınan adam; ağabeyi öldükten sonra yeğeni Burak’ın bu işi sürdürmeyi hiç düşünmediğini, alelacele babasının hisselerini satıp, Cağaloğlu’nda bir arkadaşıyla kırtasiye toptancısı açtığını söyledi. Burak’ın aslında akıllı ama hep kafasının dikine giden bir çocuk olduğunu ekledi.

“Son zamanlarda seyrek görüşüyoruz. Geçen bayram ziyarete geldiğinde, Eminönü civarında hala kendi çocukluk mankenlerine rastladığını söylüyordu. Şimdi sizin fotoğraflarda onların yüzlerini parçalanmış görünce içim bir tuhaf oldu.” diyerek konuşmasını tamamladı.

***

Komiser, Mehmet’i dikkatle dinleyip, tutanağı inceledikten sonra “Çok iyi” dedi. “Sona epeyce yaklaşmışsın. Burak denen arkadaşın düşmanlarını da kurcalarsan, daha fazla esnaf zarar görmeden bu işi çözersin.”

Mehmet, bu konuşmadan on beş dakika sonra Babıali Yokuşu’ndaki kırtasiyenin cam kapısından içeri giriyordu. Rafları düzenleyen kırk yaşlarındaki sakallı, yakışıklı adam kapıya dönerek: “Hoş geldiniz, memur bey.” dedi. “Nasıl yardımcı olabilirim?”

Kasanın arkasındaki mantar panoya, renkleri solmuş bir yaşlı adam portresi – Mehmet, adamın Dolapdere’de görüştüğü imalathanenin sahibine benzerliğini derhal fark etmişti- ve sakallı adamın güzel bir kadınla sarmaş dolaş tatil fotoğrafları tutturulmuştu.

“Burak Bey siz misiniz?” diye sordu Mehmet.

Genç adam, bu karşılaşma için hazırlıklıydı. Gülümseyip elini uzatarak: “Amcam arayıp, sizden bahsetti. Buyurun, oturun lütfen. Bir çay söyleyeyim.” dedi.

Ağzı laf yapan, enerjik bir tipti. Rahmetli babasından yadigar vitrin mankenlerinin uğradığı saldırıya çok üzüldüğünü, faillerin bulunması için her türlü desteğe hazır olduğunu söyledi. Ayrıca karakoldan Memur Necati’nin arkadaşı olduğunu ekledi.

Mehmet, bu ortak tanıdık vasıtasıyla yakınlaşma girişimini duymazdan geldi. “O mankenlerin yüzlerinin, sizin çocukluğunuza ait olduğunu kimler biliyor?” diye sorarken çaylar geldi. Kalemlikten aldığı iki kırmızı plastik markayı çaycının tepsisine bırakan Burak, tekrar yerine oturmadan saymaya başladı:

“Annem, nişanlım, amcam, teyzem ve onların çocukları, bir de ortağım…” dedi. Bakışlarını tavanda göz kırpan floresan lambasına çevirerek “Başka bilen de vardır muhakkak ama o mankenlerin hala bu civarlarda kullanıldığını bilen bunlardır.” diye devam etti.

“Peki bu saydıklarınla aran nasıl? İçlerinde husumet içinde bulunduğun kimse var mı?”

Başını iki yana sallayarak: “Hayır.” dedi. “Bunların hepsi benim canımdan, kanımdan insanlar.”

Memur Mehmet gözlerinin içine dik dik bakmaya devam edince, yanıtını açmak zorunda olduğunu hissetti.

“Annem canım zaten. Nişanlım da öyle. Önümüzdeki yaz evleneceğiz, inşallah. Teyzem çok yaşlı. Bayramdan bayrama ziyaretine giderim. Onun çocukları uzun süredir Almanya’da yaşıyor. Amcamı tanıdınız… Amca çocukları ile iş güç derken koptuk son zamanlarda ama kardeş sayılırız, beraber büyüdük. Ortağım da… Ortağım yani. Okuldan sıra arkadaşım. 25 yıldır tanırız birbirimizi.”

“Ortağınız işe gelmiyor mu?”

“Yoo beraberiz devamlı. Ben yarın nişanlımla tatile çıkacağım da, o bir hafta tek başına bakacak dükkana. Öncesinde birkaç işini hallediyor. Öğleden sonra burada olur.”

“Amca çocuklarınız?”

“Karaköy’de bir kafe işletiyorlar. Onların iş bizimkinden beter. Ne gecesi var ne hafta sonu. Arada o taraflarda programımız olursa nişanlımla uğruyoruz. Fena gözükmüyor durumları.”

***

Mehmet Burak’ın dükkanından çıkıp, Sirkeci İstasyonu’nun karşı kaldırımından sahile doğru yürüdü. İskeleye bağlanan üst geçitte şöyle bir durdu. Denizle gökyüzü kül renginde buluşmuştu. Gemiler arkalarında beyaz köpükler ve martılar bırakarak iki yaka arasında mekik dokuyorlardı. “İşin içinde maddi menfaat varsa husumet de vardır” diye geçirdi içinden. “Ya şu amcayla ayrılık meselesi olaylı oldu, o veya oğulları gözdağı veriyorlar ya da ortağı bir nedenle buna fena halde kinlenmiş olmalı.”

Galata Köprüsü’nü geçip Karaköy İskelesi’nin önünden ilerleyerek Fransız Geçidi’ne ulaştı. Geçidi kullanarak arka sokağa çıktı. Buralara gelmeyeli epey olmuştu. Tarihi binaların arasında uzanan sarmaşıklar ve renkli ampuller, duvarları kaplayan birbirinden ilginç resimler, sağlı sollu sıralanmış modern kafeler arasında, yolu başka bir memlekete düşmüş gibi hissetti.

Çok geçmeden aradığı adresi buldu. Tepeden elektrikli ısıtıcı ile ısıtılan bir masaya oturdu. Garson kızdan kafenin sahibini çağırmasını istedi. Burnunda küpesi, omzunda dövmesi bulunan soluk benizli kız, hiç acele etmeden içeri girdi. Az sonra Burak’la akran, daha tarz giyimli, daha uzun sakallı biri Mehmet’in masasına oturdu.

“Buyrun Memur Bey” dedi nazikçe. “Nasıl yardımcı olabilirim?”

Mehmet, beş dakikalık görüşmeleri esnasında amcaoğlunun Burak’ı zeki, atak ve egoist yaradılışlı biri olarak gördüğünü, özellikle babası öldükten sonra bu son özelliğinin biraz daha ön plana çıktığını, “payımı hemen isterim” diye tutturarak amcasını yüklü miktarda kredi çekmeye zorladığını öğrendi. Amcaoğlu, yaşam tarzları giderek birbirinden uzaklaştığından, son zamanlarda pek nadir görüştüklerini ama Burak’ın huyundan vazgeçmediğini bildiğini, son olarak ortağına büyük bir kazık atarak sevgilisini ayarttığını, kızla birlikte arada kafeye uğradıklarını, hatta son gelişlerinde yazın evleneceklerinden bahsettiklerini anlattı.

***

Mehmet ertesi sabah karakola uğramadan, doğruca kırtasiyeye gitti. Buğulanmış cam kapıyı itip içeri girdi. Bilgisayarın gerisinde kısa saçlı, sinekkaydı tıraşlı, göz altlarında mor halkalar bulunan, esmer bir adam kıymalı kol böreği yiyordu. Mehmet’in gözü, adamın hemen arkasındaki askılığa gelişi güzel atılmış gri pardösüye takıldı.

Adam, gözünü bilgisayar ekranından kaldırıp karşısında polisi görünce telaşlandı. Ağzındaki böreği çiğnemeyi bırakarak ayağa kalktı. Bu endişeli hal, Memur Mehmet’in özgüvenini artırdı. Duygusuz, tok bir sesle sordu:

“Burak Bey’in ortağı mısınız?”

“Evet.” diye kekeledi adam. “İsmim Halil. Buyurun?”

Mehmet, Halil’e doğru iki adım daha attı. Uzun boylu, atletik bir tipti. Yüz çizgileri derin, burnu kemikliydi. Dükkana ilk girdiğinde ekrana çakmak çakmak bakan gözleri, “börek alır mıydınız?” diye sorarken acınacak haldeydi.

Mehmet, sandalyeye oturup hafifçe öne eğilerek, yüzünü Halil’in soğan kokan ağzına yaklaştırdı.

“Dambıl mı şu?”diye sordu, göz ucuyla arka rafta duran siyah ağırlığı göstererek. “Eee… Evet” diye yanıtladı Halil. Gülümsemeye çalıştı ama yanak kasları gergindi. “Hem stres atıyorum, hem de kas yapıyorum dükkanda boş otururken.”

Mehmet derin bir nefes aldı. Donuk bakışlarını Halil’inkilere dikerek, metalik, duygusuz bir sesle: “Senin o dambılla vitrin mankenlerinin yüzünü dağıttığını biliyoruz.” dedi.

Halil’in suratı bembeyaz oldu. “Ne?” diye sordu, gözlerini kısarak.

“Artık her sokakta kameralar var biliyorsun. Yalan beyan, cezanı katlamaktan başka işe yaramaz.”

Halil’in yüzünde ağlak bir ifade belirdi. Ne itiraf, ne de inkar edebiliyordu. Mehmet kısa ama derin suskunluğu bozdu:

“Suçunu itiraf edip hasarı tazmin edersen, dükkan sahipleri de seni affederse, olay mahkemeye intikal etmeden kurtulabilirsin.” Yumruğunu hafifçe tezgaha vurdu: “Bence iyi düşün.”

Genç adamın gözleri sulandı. Başı öne eğildi.

Mehmet, suçun sessiz itirafı anlamına gelen manzara karşısında rahat bir nefes aldı. Güçlü kuvvetli, psikopat bakışlı adamın iki dakikada düştüğü durum, onda acıma duygusundan ziyade tiksinti uyandırdı.

“Babamın emekli ikramiyesini bu işe gömdüm.” dedi, Halil. Mehmet bunun uzunca sürecek bir itirafın ilk cümlesi olduğunu anladı. Geriye yaslanıp bacak bacak üstüne attı.

“Burak sınıf arkadaşımdı. Sınavlarda kopya isteyen, cebinde parası varsa sırra kadem basan, yoksa yoldaşlık, paylaşma duyguları kabaran yırtık bir tipti o zaman da. Ben Anadolu’dan gelmiştim. Utangaçtım. Yol yordam bilmiyordum. İmreniyordum ona. Önümü açabileceğini düşünüyordum.”

Mehmet hafifçe öksürdü. “Hayat hikayesi dinlemeye gelmedim buraya. Hızlıca konuya dönebilir miyiz?”

Halil başını kaldırdı. Yıllardır ilk kez anlatmak istiyordu. Bu defa da karşısındaki dinlemiyordu.

“Peki…” dedi alıngan gibi bir jestle. “Burak, babası ölünce imalat işleriyle, personel derdiyle filan uğraşmak istemediğini, hisselerini satıp, kırtasiye toptancısı bir ahbabının dükkanını devralmayı planladığını söyledi. Fakat parası yetmiyordu. Ben o sıra bir ihracat firmasında çalışıyordum. Çok kazanmıyordum belki ama düzgün bir hayatım vardı.”

İç geçirip devam etti. “Uzun süredir beraber olduğum bir sevgilim vardı. Çok iyi anlaşıyorduk. Biraz daha para biriktirip onu babasından isteyecektim.”

Mehmet cebinden sigara paketini çıkardı. “İçer misin?” diye sordu. Dükkanda sigara içilmiyordu ama Halil bir tane aldı. Karşılıklı yaktılar.

“Benden borç istedi. O kadar param olmadığını söyledim. Babamın yeni emekli olduğunu, ikramiyesi ile ne yapacağına henüz karar vermediğini biliyordu. ‘Al o parayı, ortak olalım seninle.’ dedi.”

“Akşama doğru konuya gelebilir miyiz?” diye iğneleyici bir tonda sordu, Mehmet. Karşısında kader mahkumu gibi davranan birini görünce midesi bulanıyordu. Halil istifini bozmadan devam etti:

“Daha zengin olma hayali değildi, sonunda beni babamı ikna etmeye zorlayan. Burak gibi biri olmak istiyordum. Onun ortağı olursam bunun gerçekleşebileceğini düşünüyordum.”

Dükkanın kapısı açıldı. “Kapalıyız!” diye bağırdı Halil, gözünü Memur Mehmet’ten ayırmadan.

“Babamın emekli ikramiyesini elden hava parası olarak verdi. Dükkanı üstüne aldı. Beni şirketin resmi ortağı yapmayı ise sürekli erteledi. Mali müşavir dedi… Yeni kanun çıkacak dedi… Böylesi vergi bakımından daha avantajlı dedi…. Şimdi gelse sorsak, yine bir mazeret uydurur. ‘Önemli olan bizim aramızdaki hukuk’ der, çıkar işin içinden. İlk aylarda elim ayağım titriyordu. Bir süredir sinirlerim kaldırmıyor, açmıyorum bile konuyu.”

Derin bir nefes aldı. Dumanı burnundan salarak, sisler içinde devam etti:

“Babamla görüşmeye memlekete giderken kız arkadaşımı ona emanet etmiştim.”

Avcunu açıp arkasındaki mantar panoya iliştirilmiş resimleri gösterdi. Burak’ın nişanlısıyla sarmaş dolaş pozlarını…

“Şu an…” dedi. Yutkununca adem elması yukarı çıktı. Sanki biraz genleşerek zorlukla yerine oturdu. “Kız arkadaşım onun nişanlısı.”

Mehmet şöyle yerinde doğruldu. En son isteyeceği şey, bir suçlu ile duygudaşlık kurmaktı. Halil önüne bakarak devam etti:

“İlk zamanlar gururum ağır bastı, çok etkilenmemiş gibi yapmaya çalıştım. Sonra, geceleri uyuyamamaya, uyku hapı aldığım geceler kabus üstüne kabus görerek kan ter içinde yataktan fırlamaya başladım.”

“İnançlı insanım Memur Bey. Bugüne kadar hiçbir canlıyı incitmedim. Ama o şerefsiz, kulağından eksik etmediği telefonuyla gözümün içine bakarak eski sevgilimle cilveli cilveli konuştuğunda, sarmaş dolaş resimlerini panoya astığında, başka kızlarla kaçamak yapmak için dükkandan erken çıktığında saçından tutup kafasını duvarlara vura vura patlatmamak için kendimi zor tutuyordum.”

Birer sigara daha yaktılar.

“Sonra geceleri sakinleşince, ona bir şey yaparsam en büyük zararı kendimin göreceğini düşünüyordum: Gençliğini hapislerde çürüt. Babanın emekli ikramiyesini hepten unut. Hasta anan kahrından yataklara düşsün…”

Derin bir nefes çekti içine. Duman geri çıkmadı.

“Ama içimdeki öfke ve intikam hırsı öylesine büyüyordu ki… Biraz olsun yatışabilmek için kendimi içkiye vurdum. Elim ayağım titremeye başladı. Birkaç hafta içinde iyice enkaza döndüm…”

Burnunu çekip devam etti:

“Çare olsun diye spora başladım. Hıncımı boks torbalarından alıyor, olur olmaz ağırlıkların altına giriyor, yolda yürürken pardösümün içinde taşıdığım dambılı indirip kaldırıyordum. Psikopatça biliyorum ama başka türlü içimden taşan şiddeti bastıramıyordum…”

Mehmet hikayenin sonunu merak ediyor ama sıkılmış gibi yapmayı sürdürüyordu. İşaret parmağını saatinin camına vurduktan sonra avcunu açıp, “saat kaç oldu, sen hala uzatıyorsun” gibilerden elini salladı.

“Bir öğlen, Burak Efendi yine beni aptal yerine koyarak ortaklık mevzusunu geçiştirdi. Elimden bir kaza çıkmaması için soğuk terler dökerek kendimi sokağa attım.”

Telefonu çaldı. Meşgule aldı.

“Artık bardağın taştığını, ona zarar vermediğim sürece kendimi affedemeyeceğimi anlamıştım. Pardösümün içinde dambılı indirip kaldırarak, düzenli nefes almaya çalışıyordum. Mahmutpaşa’ya gelmişim. Birden tanıdık bir dükkanın önünde onu gördüm: Yüzü Burak’ın çocukluğuna ait vitrin mankenini. Onun gri, sinsi gözlerini… Masummuş, üzgünmüş gibi sahtekarca aşağı inmiş kaşlarını… ”

Yanaklarını şişirip, seslice nefesini vererek sakinleşmeye çalıştı. “Bu kırık dökük polyester parçalarından bahsederken yurdun dört yanına heykelleri dikilmiş bir devlet büyüğüymüş gibi havalara girdiği anlar geçti gözümün önünden…”

Mehmet, izmaritini kül tablasına sertçe bastırdı.

“Elim kendiliğinden pardösünün içinden çıktı. Dambılı bütün gücümle onun çocukluk suratına vurdum.”

O anı tekrar yaşarcasına, Halil’in yüzü gerildi. Nefes alıp vermeyi kesti.

“Yaptığıma kendim de inanamamıştım. Koşarcasına oradan uzaklaştım.”

Bu kez dükkanın telefonu çaldı. Halil ahizeyi kaldırıp yuvasına geri bıraktı.

“Sanki aylardır göğsümde oturan kaya parçası yerinden oynamış, kalbim yeniden normal atmaya başlamıştı. Doğru düzgün nefes alabiliyor, kendimi normal bir insan gibi hissediyordum. Ne terliyor ne titriyor, içimden bağırarak kaçmak gelmeksizin, herkes gibi yürüyebiliyordum.”

“Rahatladın madem, neden diğer mankenlere de saldırdın?”

“Koca kaya oturmuştu göğsüme Memur Bey. Bir defada kalkar mı? İlaç gibi geldi bana Burak Burak bakan mankenler… Şirket kurulurken bu civarda epey dolaşmıştık onunla beraber. Hala kullanılmakta olan mankenlerinin yerlerini tek tek göstermişti bana. Fenalaşınca birini bulup suratına geçiriyor, rahatlıyordum. İnanın bunu düşünerek, planlayarak değil, uyurgezer gibi yapıyordum. İnsan selinin içinde oradan oraya sürükleniyor, sonra bir şey sezip aniden duruyor, karşımda onun çocukluk mankenini görünce, bütün gücümle suratına bir tane çakıyordum.”

“Şimdi nasılsın peki? İçindeki şiddet arzusu devam ediyor mu?”

“Hayır.” diyerek başını iki yana salladı Halil. Anlatmaya başladığından bu yana ilk kez Mehmet’in gözlerinin içine bakıyordu. “Şükürler olsun ki hayır. O mankenler benim Burak’a ya da kendime zarar vermemi, hayatımın kararmasını engellediler.”

“Dur bakalım, henüz düze çıkmadın?”

“Olsun varsın Memur Bey. Mala gelen hasarın telafisi olur da insana edilen zulmün affı olmaz. Hukukta olsa, vicdanda olmaz.”

Mehmet ilk kez ona hak verdiğini gösterir biçimde başını salladı.

Cebinden telefonunu çıkardı. Rehberde ismini ararken Halil’e:

“Burak’ın amcasını tanıyor musun?” diye sordu.

“Tanıyorum Memur Bey.”

İşaret parmağını dudağına götürerek “sus” işaret yaptı Mehmet. Karşı taraf telefonu açınca kendini tanıttı.

“Sağ olun. Gayet iyiyim görüşmeyeli.” dedi. “Siz hala çocuk mankeni üretiyordunuz değil mi? Bizim karakola beş tane lazım da. Evet, size bahsettiğim olayların telafisi için. Kaç liraydı tanesi? Bize kaça bırakırsınız? Peki… Bugün toplantımız var esnafla. Sonrasında tekrar arayacağım sizi.”

Telefonu kapatıp, Halil’e döndü. “Bak, pazarlık bile ettim senin için.” dedi. “Bir çay daha ısmarla da, esnaftan nasıl özür dileyeceğini de konuşalım.”

Öyküyü Paylaşın:

Bu Kareli Öyküleri okudunuz mu?

SİYAH BEYAZ

Kafasında beresi, ağzında külü büyümüş sigarasıyla balık tutan bir adamla göz göze geliverirsin ya köprünün üstünde. O adamla bir de mezarlıkta karşılaşabilirsin. Balık yerine kürek tutuyordur.

Tamamını okuSİYAH BEYAZ

BOĞAZİÇİ NİN BÜLBÜLÜ

Boğaziçi, bir zamanlar özü su, ışık, bülbül sesi ve sazdan oluşan kendine has, tılsımlı bir alemdi. Bu alemin halkı yalı adı verilen dantel gibi işlenmiş ahşaptan, çok odalı konutlarda yaşardı. Boğaziçi’nin kıyısında yan yana boy vermiş yalılar; ön cephelerini usul usul okşayan tuzlu suyun gündüz güneş, gece ay vasıtasıyla gönderdiği aşk elçisi ışık yansımalarının camlarından içeri süzülerek…

Tamamını okuBOĞAZİÇİ NİN BÜLBÜLÜ

PAZAR

Durgun bir Pazar günüydü. Boğaz’ın usul usul çalkalandığı, gökyüzünün bulutlarını şişirip mavisini sakındığı; güneşin sızacak aralık bulamadığı. Üstünü gri bir battaniye gibi örten gökyüzünden aşağı indirdi, bakışlarını. Boğaz, gökyüzünü taklit ediyordu. Elleri ile ensesini hafifçe kaldırarak balıkçı silüetlerini izlemeye koyuldu.

Tamamını okuPAZAR

KARANLIK ODA

Haftalarca odasından çıkmadığı olurdu. Yarısı boş, hatıralarıyla birlikte duvarları da delik deşik olmuş, kocadıkça kararmış, nemlendikçe yosunlanmış, ceset gibi kokmaya başlamış bir hanın, en az kullanılan koridorunun ucundaki sığınağından.

Tamamını okuKARANLIK ODA

Tgumusay Yazar

İlk yorumu siz yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir