ORGANİK PAZAR

ORGANİK PAZAR

Pazar akşamları, karanlık bastırınca, yağmur görmüş salyangozlar gibi ağır ağır ortaya çıkar, avlunun aşınmış taşları üzerinde dolaşmaya başlarlar. İlk gelenler ağaç ve duvar diplerini kapar muhakkak. Arkalarını sağlama alınca birer sigara yakarlar. Hepsi tedirgindir aslında, kolayca hissedilir titreşen gölgelerinden.

Bavullarının, çuvallarının ağzını usulca aralar, buz torbalarını çıkarırlar. Sarı ışıklı fenerler yakılınca, şeffaf torbaların içindeki organlar seçilmeye başlar belli belirsiz. Torbaların hafif hafif hışırdadığı da fark edilebilir o zaman, sanki sesi çıkaran rüzgar değil de taze yakalanmış balıklar gibi can çekişen organlardır.

Yakından bakana görünürler sadece: Buzlara gömülü bir çocuk böbreği… Üzeri benek benek, güz yaprağı gibi açılmış yorgun bir karaciğer… Kimi mora, kimi cansız griye, kimi körpecik pembeye çalan, pankreas mı, akciğer mi, böbrek mi olduğu tam olarak seçilemeyen diğerleri.

Süre sınırlıdır: Polis gelinceye ya da buzlar eriyinceye kadar. Alıcılar da bilir bunu, gecikmezler. Bomboş meydan şaşırtıcı bir hızla kalabalıklaşıverir. Silüetler birbirinin içinden geçerek, bir çınarın gövdesinde kaybolarak, bir satıcı gölgesinin karşısında durup ellerini, başlarını usul usul oynatarak hazırlanırlar.

Satıcılar dik ve tavizsiz, alıcılar ise bükük belli, çökük omuzludur çoğunlukla. Alıcılar ellerinde titreşen reçeteleri satıcıların fenerlerine tutarlar. Aradıkları niteliklere uygun organlarının mevcut olup olmadığını sorarlar. Genellikle kısa sürer diyalogları. Satıcının başı iki yana sallanır, alıcı bir başkasına doğru yollanır. Omuzları biraz daha çökük, beli biraz daha bükük, gölgesi biraz daha titrek.

Bir satıcıdan diğerine koşturan, yanıt beklemeden başını şeffaf buz dolu torbalara yaklaştıran, duyduğuna inanmayıp ışıklı anahtarlığını arkadaki çantalara tutan bir de çocuk vardır aralarında. On yaşlarında. Her hafta ordadır.

“Küçücük bir kalpcik yeter kardeşime.” diye yalvarır, sanki kalbin küçüğü daha kolay ve ucuza bulunabilirmiş gibi.

“Kalp o kırmızı olan… Biliyorum!” diye incecik sesini yükseltir bazen.

Herkes onun bulunduğu yöne bakar. Parası yok diye satıcıların yalan söylediğini haykırır. Soğuk filan dinlemez, paltosunun önünü açar o zaman. Bir hışım kazağını, atletini sıyırır. Bembeyaz teni parlar fenerin ışığında. Sesi porselen gibi çınlar:

“Alın böbreğimi, verin kardeşimin kalbini.”

Satıcılar böyle çırpınışlara, meydan okumalara alışkın, vicdansız kişilerdir. Oralı olmazlar pek. Arabanın bagajından biraz daha buz alıp organların etrafına serperler. Tespihlerini biraz daha vurgulu çekerler. Olmadı bir sigara daha yakarlar. Orta yaş için pankreasları olup olmadığını soran baş örtülü bir kadın gelinceye kadar mesela, çocuğu yok saymanın bir yolunu bulurlar.

Oysa çocuğun bir tanecik kardeşi vardır. Kardeşinin her şeyi tam. Bir tek kalbi… Yeterince kasılmıyordur işte.

Doktor bunu söylerken odadaydı çocuk. O günden beri kardeşinin kalbi niyetine kendi yumruğunu sıkar. Uykusunda bile. Nakle kadar yapmak zorundadır bunu; kimsenin haberi yok.

“Üç ay dayanır, dayanmaz.” demişti doktor. İki buçuk ay önce…

Son günlerde süreyi uzatabilmek için uyutmaya başlamışlardı kardeşini. Zaman daralmamış, neredeyse tükenmişti. O yüzden o gece ilk kez çınar ağacını çevreleyen duvarın tepesine çıkmış, sol yumruğunu dişleriyle bir sıkmış, göğsüne vuruyor: “Var mı körpe organ isteyen?” diye bağırıyordu çaresizce.

“Kalbi olan yok mu? Bu kadar insansınız. İçinizde minicik bir kalbi olan yok mu?”

Satıcılar çığırtkan veletten rahatsız olmuş, homurdanmaya başlamışlardı. Akşamın sessizliğinde tiz sesiyle polislerin dikkatini çekmesin diye kopkoyu birini görevlendirdiler. İri yarı, kararlı bir karaltıydı. Bir hamlede çocuğu havalandırdı. Az ileride bir böbrek pazarlığı satışla sona ermiş, organ buz dolu bir poşete yerleştirilirken, fenerin önünde paralar elden ele sayılmaya başlanmıştı.

Çocuk karaltının suratına baktı. Sakallı, ağızsız, gözsüz bir adamdı. Tıpkı diğerleri gibi onunla da herhangi bir insani temas kurulamazdı. Adam çocuğu ensesinden yakalayıp kedi yavrusu gibi pazarın çıkışına bıraktı. Bir daha oralarda dolaştığını görürse bütün iç organlarını teker teker sökeceğini söyledi. Ayağının ucuna tükürüp uzaklaştı.

Çocuk karanlığın içinde eridi, yok oldu ağır ağır. Bir tek sol eli kaldı geriye. Sımsıkı, çocuk kalbi kadar bir yumruk… Ayağının dibinde güvercinler dolaşıyordu. Kursaklarında atan minicik, ürkek yürekleriyle.

Cadde tarafından önce acı bir fren sesi, peşinden dehşetli bir kadın çığlığı duyuldu. Çocuk ok gibi fırlayarak kazanın olduğu yöne doğru koşmaya başladı bilinçsizce. Sokak lambasının altında donakaldı. Yolun ortasında kardeşi yaşında bir çocuk cansız yatıyor, kaldırımda zaptedilmeye çalışılan bir kadın şok ve acı içinde kendini yerden yere atıyordu.

Kısa süre sonra ambulans geldi.

Sağlık görevlileri izleyicileri yararak olay yerine koştular. Kazazedeyi dikkatlice kaldırdılar. Sedyeye yerleştirip ambulansa taşıdılar. Kendinde olmayan kadın ile birlikte çocuk da ambulansa atladı. Sağlık görevlileri onu kadının yakını sandıklarından herhangi bir soru sormadılar.

Ambulansın sireni caddedeki araçları delip geçiyordu. Sağlık görevlisi kazazedenin göğüs kafesine şok veriyor, zavallı müdahaleye yanıt vermiyor, kadın onca sakinleştiriciye rağmen, bir köşede inleyip duruyordu.

Gözünden aşağı bir damla yaş inen çocuk kaskatı kesilmiş, yumruğunu sıkıyor, gelişmeleri bekliyordu.

Öyküyü Paylaşın:

Bu Kareli Öyküleri okudunuz mu?

KOLYELER

Yeşilin içinde yürüdüler, yürüdüler… Çiğ düşmüştü otlara. Ayaklarını ıslatacak kadar değil, ayakkabılarını parlatacak kadar. Saçlarına kelebekler kondu. Arılar neşeyle vızıldadılar etraflarında dört dönerken. Sanki çiçek sandılar onları, basbayağı kur yaptılar. Ağaçlar tatlı bahar meltemini bahane ederek dallarını eğdiler yerlere kadar.

MİYAVLAYAN ÇÖPÇÜ

Sabah erkenden çalışmaya başlar. İtinayla… Ne acele eder, ne de ağırdan alır. İki kaldırım taşı arasına sıkışmış bir plastik kapak ile uğraşabilir dakikalarca. Süpürge ile beceremezse bir dal parçası ya da tel filan bulur, mutlaka söker çıkarır.

DEDEMİN KANTİNİ

Ayrıntılarını bu kadar canlı hatırladığım en eski tarihli anım… Sabah saatlerinde turuncu renomuzla Uzunköprü subay lojmanlarındaki evimizden yola çıkmış, akşamüstüne doğru Gönen ilçe sınırına ulaşmışız. Heyecandan yerimde oturamıyorum. Arka koltukta zıplayarak şarkılar söylüyorum. Aslında prova bu; az sonra dedemlere ne kadar büyüdüğümü göstermeye hazırlanıyorum.

ZAMANE PİNOKYOSU

Konuşurdu tahtayla. “Ağacın canı vardır” derdi, babası. “Damarları, kıvrımları, rengi, nemi, kokusu, sertliği ile o da konuşur seninle. Dinlemeyi bilirsen yol gösterir. Yardımcı olur. Ancak o zaman gerçek bir Pinokyo yapabilirsin. Diğer türlüsünü fabrikalar yapıyor zaten, senden çok daha hızlı ve ucuza.”

Tgumusay Yazar:

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir