ŞIMARTMAK

ŞIMARTMAK

“Kolay değil, ekmeğini taştan çıkarmak” derdi. “Görmüyor musun, yerini yurdunu terk etmiş, otogar girişlerinde göçmen kuşlar gibi titreşen şu garibanları… Senin benim şikayet ettiğimiz hayatlara sahip olabilmek için kolunu, bacağını, böbreğini veren çıkmazsa içlerinden, şerefsizim!”

Yıllarca hamallık yapmış, beli müsaade etmeyince nakliye araçlarında şoförlüğe başlamış, kızının doğduğu sene “Allah rızkını verir” deyip, senetle elden düşme bir kamyonet satın almıştı.

Haftanın altı günü sabah ezanından önce evden çıkar, yatsıda dönerdi. Allah sevdiği er kulunu kız çocukla ödüllendirirmiş; gözünün nuru, dönüşünü camda bekliyor olurdu.

Kapıyı ille de yumuk elleriyle kendi açıp, öyle bir sarılırdı ki babasının boynuna… Terini duymaz, kirini, pasını görmez, parası var mı yok mu bilmez; doğarken cennetten toplayıp getirdiği demet demet öpücüğe boğardı, çalı gibi dikenli yanakları.

İşte o kavuşma anlarında eklemleri kasılır kalır, gözleri sıkı sıkı kapanırdı. Kendini bu kadar saf ve sınırsız sevgiye layık görmediğinden mi, böylesinin var olabileceğine bir türlü inanamadığından mı, nasıl karşılık vereceğini bilmediğinden mi, duygusunu açık ederse onu şımartacağından çekindiğinden mi…

Kıymetlisinin ipeksi saçlarına çekinerek dokunur, burnunu uyku kokmaya başlamış ensesine usulca yanaştırır, işte tam o sırada, kendini koyvermek üzereyken gözlerini aniden açıp, onları gülümseyerek seyretmekte olan karısını, kaşlarını çatarak selamlardı.

Sonra o banyoya, çocuk yatağa, hanım mutfağa…

Ertesi gün, kızı doğalı dört yıl olacaktı. Aylardır gelgitler yaşayarak o günü bekliyordu. Hayatta hiç kimse için, hiçbir şey için değişmemiş olmaktan ötürü gurur duyardı. Ertesi gün değişecekti. Karısı şaşırsa da, yavrusu şımarsa da, Rahmetli babası mezarında ters dönse de; o bundan böyle Allah’ın bildiğini kuldan esirgemeyecekti. Hayatında ilk kez… Bir insana, onu çok sevdiğini açık edecekti.

Geçenlerde çok eşyalı bir ev nakliyesi için Kırgız bir hamal tutmuştu. Halterci gibiydi namussuz; buzdolabını, bulaşık makinesini, çelik kasayı sırtlanıp sırtlanıp apartmanın en üst katına koşar adım çıkarmıştı. Sonra öğlen bakkalın önündeki kaldırıma oturmuş, bütün ekmek arası salam kaşarlarını yerlerken Kırgız Hamal’ın salamları ayırıp, yırttığı gazete parçasının üstünde biriktirdiğini görünce, dayanamayıp nedenini sormuştu. Kırgız’ın çekik gözleri ışıldayarak büyümüştü birden. Kıç cebinden içi boş cüzdanını çıkarmış, gururla oğlunun resmini göstermişti.

Elin Kırgız’ı salamını ta memleketindeki oğluna gönderecekti de ona iş veren şerefsiz, kızına bir doğum günü hediyesini çok görecekti ha? Yok yok, artık bu gönül pintiliğine bir son verecekti. Sevgi arsızı olmasın derken, kızcağızın varlık içinde yokluk çekmesine daha fazla izin vermeyecekti.

Belki yine karşısına geçince eli kolu kaskatı kesilecek, ona uzun uzun sarılamayacak, saçlarını dilediği gibi okşayamayacaktı. Ama bu defa sokak kapısını açtığında daha, kızı babasının elindekini görür görmez bunun ne anlama geldiğini anlayacaktı. Bu defa gözlerini kapamayacak, kızının yüzündeki şaşkınlığı, merakı, sevinci an be an seyredecekti. Çocuktu tabi daha, o an aklı fikri hediyesinde olacaktı… Ama minik kalbi babasının onu ne kadar sevdiğini anlayacak ve hep hatırlayacaktı. Adı gibi biliyordu bunu. Onun başına, çocukken bir kerecik böyle bir şey gelmiş olsa, bir daha asla unutmazdı.

Yılın en soğuk, en puslu, en meşgul günüydü. Üç ayrı adresten eşya toplanacak, akşam beşe kadar depoya yetiştirilecek, nakliye parası teslimatta alınacaktı.

Sabah her zamankinden yarım saat erken yola çıkmış; daha ilk adrese giderken yolda lastiği patlatmış, ayazda bir buçuk saat onu değiştirmekle uğraşmıştı.

İkinci adres cadde üstündeydi. Yüklemeyi bitirdikten sonra Ganalı ameleyi yiyecek bir şeyler alması için köşedeki büfeye göndermiş, tam o sırada bir cenaze evine yüklü sipariş hazırlayan tavuk dönerci, Ganalı’yı uzun süre bekletince, meraklanıp kendisi de peşinden gitmiş; hazır büfeye kadar gelmişken ekmek arası dönerlerini orada sıcak sıcak yemelerine karar vermiş, dönüşte kamyoneti bıraktığı yerde bulamamıştı.

Sakinliğini korumaya çalışarak koşar adım cadde üstündeki dükkanlara girip çıkmış, kamyonetin çekici tarafından götürüldüğünü gören berber çırağı sayesinde rahat bir nefes almıştı. Ekmek teknesinden olmak bir yana içindeki eşyanın ederi kim bilir ne tutardı?

Taksi parası, çekici, otopark ücreti derken cebinde, cüzdanında ne varsa teslim etmiş, epeyce de zaman kaybetmişti. Neyse ki, aracın kasasındaki eşyalarda hasar gözükmüyordu.

Üçüncü adresteki yükü hızlıca indirebilsinler diye, kolları sıvadı. Beli sakatlandığından bu yana ilk kez hamallık yapıyordu. Ganalı ile birlikte eşyaları soluk soluğa indirip, kasaya yüklediler. İş bitiminde alın terini koluna sildi, aksayarak arabaya yürüdü. Yorgunluktan elleri titriyordu. Ama mola vermeden tekrar yola koyuldu.

Gazı köklüyor, ağırlıktan ötürü daha fazla hızlanamayan aracı bağırtıyordu. Bir süre, arkadan kornaya basıp, selektör yakanlara aldırış etmeden sol şeritten gittiler. Sonra trafik yavaşladı. Ve önlerindeki araç durdu. Ganalıyı indirtip, ileride ne olduğuna bakmaya gönderdi. Kaza vardı! Kırk beş dakika da orada kaybettiler.

Sigara üstüne sigara yakıyordu. Cebinde sigara alacak kadar dahi parası kalmadığını fark edince daha az içmeye başladı. Benzini de azalıyordu. Depoya zamanında yetişip tahsilatı yapamazsa, eve kadar idare ederdi belki ama sonrasını kestiremiyordu.

Yol tekrar açıldığında, işi mucizelere kalmıştı. Yine de yılmadı. Sol şeritten, orası yavaşladığında ceza yemeyi göze alarak emniyet şeridinden bastırıp, yetişmek için elinden, ayağından ne geliyorsa yaptı.

Beşi beş geçe deponun kapısındaydı. Bekçinin demesine göre depocu ile muhasebeci tam saatinde, yani beş dakika önce çıkmıştı. Pazartesi sabahına kadar da orada tek gözlü karabaşla ihtiyar bekçi dışında bir Allah’ın kulunu bulamazdı.

Ganalı durumun ümitsizliğini kavramıştı. Boynunu büktü. Yevmiyesini istemeden arabadan indi. Hiç değilse kaldığı bekar odası depoya yürüme mesafesindeydi.

Gömlek cebinden paketi çıkardı. Son iki sigarasından birini Ganalı’ya verdi. İnce uzun adamın siyah derisinin altında bembeyaz, dostça bir tebessüm belirdi. Pazartesi sabahı aynı yerde buluşmayı kararlaştırıp tokalaştılar. Ganalı başının üstünden tüten sigara dumanı eşliğinde ağır ağır gözden kayboldu.

Nakliye araçlarının park ettiği yol kenarında durdu. Kafasını toplamaya çalıştı. Ganalı gibi kaderine razı olup sigarasını tüttürerek eve eli boş gitmek istemiyordu. Bunca yıl borç almayı da vermeyi de kitabından çıkardıktan sonra, şimdi eşi dostu aramak da gururuna dokunuyordu.

Kara kara düşünürken gözü karşıdan karşıya geçmeye çalışan iki gence takıldı. Gömleklerindeki yazılardan, caddenin tam karşısındaki kebapçının garsonları olduklarını anladı. Açılış gününden kalma çiçekleri solmuş çelenkleri ve balondan kemeri taşıyorlardı.

Taşıtlara kırmızı ışık yanınca, yaya kaldırımını ağır ağır geçtiler. Yüklerini kamyonetin hemen arkasındaki çöp konteynırına dayadılar. Ve ağızlarından dumanlar çıkararak dükkana geri döndüler.

Dikiz aynasını düzeltti. Bakışlarını balonların yansımasından alamıyordu. Birden rüzgar esmeye başladı. Balonlar havalandı. Kapıyı açıp dışarı fırladı. Balonlar ters yönde sürükleniyordu. Peşlerinden koşmaya başladı. Balonlar uçup az ileriye konuyor; o bütün gücüyle koşmaya devam ediyordu. Neyse ki dev bir üzüm salkımını andıran kemer, solucan gibi kıvrılıyor, çok da hızlı hareket edemiyordu.

Rüzgar şiddetlendi. Balonları yolun kıyısına kadar itti. Dev bir tır, sağ şeritten hızla yaklaşıyordu. O da aynı noktaya doğru bütün gücüyle koştu.

Balonlar ağır ağır kaldırımdan, yola indi. Tırın sağ ön lastiği tam ortalarından geçmek üzereydi. O, son bir hamle ile uzanıp balon salkımının ucunu yakaladı. Gözlerini sımsıkı kapatarak, kendine doğru çekti. Tır, bir adım sağından hızla ve korkunç bir gürültü çıkararak geçti.

Gözünü açtığında, cadde mavi ve pembe balon patlakları ile doluydu. Elindekilere baktı: Yaklaşık yirmi kırmızı, beş altı tane de pembe balon kurtulmuştu.

Bu kadarı minik melek kızını havalara uçurmaya yeter de artardı!

Balonları yerden kaldırdı. Çamurlarını mendiliyle sildi. Kamyonetin yanına geldi. Ön kapıyı açtı. Balon salkımı o kadar büyüktü ki, içeri sığmadı. Aracın kasasına göz attı: Tıka basa doluydu.

Bu saatten sonra vazgeçecek hali yoktu. Kırmızı balonlardan iki tanesini kopardı. Kasa ile koliler arasına sıkıştırdı. Üç tane daha kopardı. Onları da esneterek aralara yerleştirdi. Kalanları ön koltuğa koymak için epey mücadele etti. İte kaka hemen hepsini sığdırdı. Bir tanesi inatçılık ediyor, kapının kapanmasına engel oluyordu.

Tam o sırada bir kız çocuğu sesi duydu.

“Anne bak kırmızı balonlar ne kadar güzel”

Önce sesin kızına ait olduğunu sandı. Sonra gaipten sesler duymaya başladığını… Konuşma devam etti:

“Keşke benim de bir tane olsa…”

Başını çevirince annesiyle aracın yanından geçmekte olan pembe paltolu bir kız çocuğuyla göz göze geldi:

Son kırmızı balonun ipini çekip kopardı. Kıza uzattı. Çocuğun ağzı, tıpkı kendi kızınınkini hayal ettiği gibi şaşkınlık ve sevinçten bir karış açıldı.

Annesi önce duraksadı. Sonra itiraz etmeye hazırlandı. Kadına dönüp:

“Lütfen yenge…” dedi. “Ben de kızıma götürüyordum; çocuklarımızın yüzü gülsün.”

Kadının yüz hatları gevşedi. Başını usulca salladı. Hızlıca toparlandı. Kızını dürterek: “Amcana teşekkür et o zaman” dedi.

Araca güçlükle binebildi. Çocuksu bir uçarılıkla şoför koltuğuna yayılmaya çalışan balonlarla itişe kakışa, onları kızının kırmızı yanakları yerine koyarak, dikenli sakallarıyla patlatmamaya çalışarak; kasadaki eşyaların el verdiği kadar hızlı ve her zamankinden coşkulu evinin yolunu tuttu.

Öyküyü Paylaşın:

Bu Kareli Öyküleri okudunuz mu?

LEOPAR

Alice’in yanağından kayan gözyaşı damlası ile leopar aynı anda toprağa inmişti. Alice, onunla göz göze gelince elindeki tahtadan bebeği bir kez daha yere düşürmüştü. Leopar yaklaşıp, bebeği koklamış, sonra Alice’e yönelmişti. Alice’in minik kalbi, göğüs kafesini adeta yumruklayarak, kaçması için yalvarıyor, ayakları ise toprağa kök salmış gibi kıpırdamadan öylece duruyordu.

SOKAK MANKENİ

İşte bir daha asla bulamayacağı o ara sokaklardan birinde rastladı ona. Depo girişi gibi görünen parmaklıklı bir kapının önünde, kırmızı bir yük arabasına yaslanmış bir vitrin mankeni, çırılçıplak, sırılsıklam dikiliyordu. Başı kel, tek eli kopuk, vücudu kusursuzdu. Sokakla esrarengiz bir uyum içindeydi.

ÇOK BULUT

Hava ısındıkça bulutlar alçalıyordu. Nallar yumuşayan asfalta her adımda biraz daha gömülüyor; tahta arabaya tepelemesine yüklenmiş ot yığını, nemlendikça beton gibi ağırlaşıyordu. Sahipleri gibi sıska ama güçlü atlar bütün bunlara aldırış etmeden, köylerine doğru dört nala ilerliyorlardı. İki arabaydılar. Taze biçilmiş otları, Fidel’in durumu her geçen gün kötüleşen annesine götürüyorlardı.

GÜNEŞ TOPLAYAN KADINLAR

Körpecik gülümsedi kız. Deniz gibiydi o da; guruba karşı bir başka güzel. Dizlerine kadar suya girdiler. Bir avuç ışık aldı yaşlı kadın. Deniz’in güzel yüzüne doğru savurdu. Sonra iki elini tutarak güneş toplamayı öğretti ona. Güneşle gözlerini, bedenini, ruhunu yıkamayı… Birbirlerini güneşle sevdiler. Isıttılar.

Tgumusay Yazar:

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.