YOĞURT KOVASI

YOĞURT KOVASI

Eski bir İstanbul semtinin tarihi bir binasında tadilat projesi almıştım. Müşterim varlıklı bir aileden gelen; yaşamını sanat ve sosyal sorumluluk projelerine adamış, orta yaşlı bir bayandı. Daha önce evinin restorasyonunu yapmıştım. Mekanın karakterine sadık kalışımdan, kendimi işime adayışımdan etkilenmiş, kitap yazmak için kullanacağı bu Osmanlı dönemi dairesinin tüm tadilat ve iç mimari işlerini bana emanet etmişti.

Bina, 20. yüzyılın başlarında bir Rum banker tarafından yaptırılmış, kiliseye ve ana caddeye yakın merkezi konumu nedeniyle bir dönem hali vakti yerinde idareci, tüccar, bankacı ve avukatların ailelerine ev sahipliği yapmıştı.

Varlık vergisi, 6-7 eylül olayları, 1964 tehciri derken dairelerin ilk sahipleri birer birer ülkeyi terk etmiş, yerlerine onlardan tapularını yok pahasına satın alanlarla Doğu’dan göçen aileler yerleşmişti. Son yıllarda bölgedeki gayrımenkul fiyatlarındaki hızlı yükselişe bağlı olarak bu kalabalık muhafazakar ailelere, yaşamlarını ilginçleştirmek isteyen bohem ruhlu modernler de eklenince; semt farklı kimlikleri bir arada yaşatan, çok sesli günlerini hatırlamaya başlamıştı.

Üç ay süren tadilat boyunca pazarları hariç hemen her günümü bu semtte, rutubet ve hikaye kokan tarihi apartmanda geçirdim. İlk günden itibaren en çok ilgimi çeken, bakkalın iki kat üstündeki esrarengiz daireydi. Biri hariç tüm pencereleri, lime lime olmuş demode desenli perdeler ile örtülüydü. Camları toz, kir ve martı dışkısından oluşan kalınca bir tabaka ile kaplıydı. Perdesiz tek giyotin penceresi ise her zaman aralıktı. Bu pencereden sarkan mavi çamaşır ipinin ucuna bağlı yogurt kovası olmasa; içeride birilerinin yaşadığına kimse ihtimal vermezdi.

Bir sabah, duvarlardaki orijinal freskleri açığa çıkarması için anlaştığım kalem ustasına dairenin kapısını açmak için apartmana doğru koşar adım ilerlerken, yoğurt kovasının hareket ettiğini fark ettim. Pencerede yine kimse yoktu. Yoğurt kovasının bağlı olduğu mavi çamaşır ipi görünmez bir el tarafından ağır ağır salınıyordu.

Kova yere değinceyene kadar indirildi. Derken balıkçıların, balıkların dikkatini çekmek için misinalarını salıp salıp yukarı çektikleri gibi, mavi ip de yukarı doğru çekilip çekilip sertçe bırakılmaya başlandı. Bu işlem arka arkaya birkaç kez tekrarlandı.

Gerek sesi, gerekse görüntüsü ile sabah sakinliğinde fazlasıyla dikkat çeken eylem, çok geçmeden Bakkal tarafından da fark edildi. Ve kalın, simsiyah bir bıyıkla örtülü ağzını mümkün mertebe açmadan konuşan, hesap yaparken kulağının arkasından eksik etmediği tükenmez kalemle kafasını kaşıyan adamın dışarı çıkmasına sebep oldu.

Kovanın başında duran Bakkal, önce sünger dalgıçları gibi ipe asılarak orada olduğunu yukarıdakine bildirdi. Sonra kovanın içindeki kağıt parçasını ve parayı aldı. Kağıtta yazanı dikkatlice okuyup içeri girdi. Çok geçmeden bir ekmek, bir şişe süt ve arap sabunu ile dışarı çıktı. Elindekileri kovanın içine yerleştirdi. İpe bir kez daha asıldı. Ve bu işaretin ardından kova yukarı doğru çekilmeye başlandı.

O sırada müşterimin dairesinin kapısında beni bekleyen kalem ustası ısrarla cep telefonumu çaldırıyordu. Devamını izleyemeden koşarak apartmana girdim.

Bir başka gün, akşam üstü saatlerinde daireden çıkmış, yer karosu seçmeye giderken yogurt kovasının başında kırmızı yemenili, şalvarlı bir roman kadın gördüm. Kıyılmış tütün dolu şeffaf bir poşetle birkaç paket sigara kağıdını kovanın içine yerleştirdi. Cebinden çıkardığı filtre torbasını en üste koydu. Tıpkı bakkal gibi ipe asılarak, o da yüklemenin tamamlandığı işaretini verdi. Ve yine kova ağır ağır yükselmeye başladı.

Bu olaydan birkaç gün sonra, bakkalda sıvacılar için ekmek arası bir şeyler yaptırırken, camekanın dışında genç bir adam gördüm. Yoğurt kovasının içindeki gömleği aldı, yerine cebinden çıkardığı kağıt parayı koydu.

Bakkal’a bütün bunların ne anlama geldiğini sormanın tam zamanıydı. Salamı incecik dilimlere ayırmakla meşgul adam, tanıklık ettiğim sahneleri bir çırpıda anlatışımı, başını kaldırmadan dinledi. Bıyığının altında beliren müstehzi tebessüm eşliğinde:

“Dikkat ettin mi Mimar Bey? Akşamları gaz lambası yakarlar, o dairede.” dedi. “Ne elektriği bağlı, ne de suyu. Damacanalarını kapılarına gönderirim, geceyarısı el ayak çekilince içeri alırlar. Dış dünyayla tek bağlantıları: O gördüğün yoğurt kovası!”

“Kaç kişiler peki?”

“Onu bile kesin bilen yok. Yiyip içtiklerine bakarsan iki ya da üç…”

O sırada içeri bakkalın uzun süredir görmediği iki hemşehrisi girdi. Hasretle kucaklaştılar. Gelenlerden yaşlı olanının kulağı iyi duymadığı için bağırarak konuşmaya başladılar.

Yarım ekmeklerin parasını ödeyip, merakım daha da büyümüş olarak apartmanın merdivenlerini çıkmaya başladım. Yoğurt kovası sarkan daire, tadilatını yaptığımız evin bir alt katındaydı. O katın merdiven boşluğundan geçerken yavaşladım. Karşı dairenin kapısının önü ayakkabı ve terlik doluydu. İçeriden buram buram kavrulmuş soğan kokusu geliyordu.

Yoğurt kovalı daireye doğru bir adım attım. Bir adım daha… Kapının altından incecik bir ışık çizgisiyle beraber belli belirsiz bir melodi sızıyordu. İki adım daha atıp iyice yanaştım. Evet, içeride bir Bach ezgisi çalınıyordu. Bir süre kıpırdamadan kulağım kapıda öylece kaldım. Notalar, akordu kısmen bozulmuş bir piyanodan yükseliyordu. Parmaklar piyanonun tuşlarına çok hafif, okşar gibi dokunuyordu.

Derken karşı dairenin kapısının anahtarı içeriden çevrildi. Görülmemek için kendimi üst kata çıkan merdivenlere zor attım. Birkaç saat dairede kaldım. Sıvacılara işi tarif edip kontrollerimi yaptıktan sonra su alma bahanesiyle tekrar aşağı, bakkala indim.

Bakkal, sigara satış elemanı ile sohbet ediyordu. Satış elemanı “hayırlı işler” dileyerek kapının önüne park ettiği ticari araca bininceye kadar, gazetelere göz atarak oyalandım.

Araç gözden henüz kaybolmuştu ki, camekanın önünde yaşlı bir adam belirdi. Kasketli, ceketli, bastonlu, seksenini geçmiş bir amcaydı. Başının bir metre üstündeki yoğurt kovasını bastonuyla tutup aşağı çekti. Cebinden köstekli bir saat çıkardı. Zinciri kararmış, camı sararmış, arkası kabartma figürlerle süslü saati dikkatlice kovanın dibine yerleştirdi. Mavi çamaşır ipini çekerek yukarıya işareti verdi.

Sağ salim adrese teslim oluncaya kadar kovayı bakışlarıyla takip etti. Sonra içi rahat, yoluna devam etti.

Bakkal, kartonları yırtıp sigaraları rafa yerleştirirken: “Mühendis Bey seni çok meşgul etti bu yoğurt kovası…” diye laf attı.

“Öyle gerçekten.” dedim, ilgimi gizlemeyerek. “Sahiplerinin hikayesini merak ettim. Öte yandan… İnsanların tepesinde inşaat yapıyoruz haftalardır. Daha da epey işimiz var. Verdiğimiz rahatsızlıktan ötürü özür dileyeyim diye kapılarını çaldım kaç kez…”

Bakkal gülerek: “Açmazlar paşam, açmazlar.” dedi. “Bu mahallede elli senedir oturan var. Bir kere yüzlerini gören yok. Daha ne diyim, kapılarını aralık gören bile yok.”

“Peki kim olduklarını bilen de mi yok?”

“Yok! Çocukluğu bu mahallede geçmiş altmış, yetmiş yaşlarında müşterilerim var. Onlar da bilmiyor. Gayrımüslim apartmanıymış bu. Rumlar otururmuş. Sonra gitmişler birer birer. Sonra da daireler kim bilir kaç kere el değiştirmiş. Bunlar ne zaman gelmiş, kimlerdenmiş, bilen, duyan yok.”

“İnanılır gibi değil.” dedim. “Bunca yıl hiç kimseye temas etmeden…”

“Dedim ya yoğurt kovasıdır onların teması…”

Sırıtması dudaklarına yapışıp kaldı. Kalemiyle kafasını kaşıdıktan sonra kağıttaki rakamın üstünü çizdi. Yenisini yazdı.

“Peki ne bileyim, bunlar çöplerini nasıl atıyorlar? Hastalanınca ne yapıyorlar? Tamirat işlerini nasıl hallediyorlar? Su tesisatı kullanmıyorlar diyorsun; kendilerini, çamaşırlarını nasıl yıkıyorlar? Nereden yiyecek buluyor, nasıl pişiriyorlar?”

“Birer birer sor Mimar… Bizde bu kadar şeyi akılda tutacak kafa olsa bakkal mı olurduk?” diyerek zaman kazandı. Kalemi kulağının arkasına yerleştirdi. Bakışlarını bana dikti.

“Şimdi… Çöplerini damacanayı aldıkları vakitte, yani gece yarısından sonra herkes uyurken kapının önüne koyarlar. Her ayın ilk günü aidat parasını zarfla çöp kutularının üstüne bırakırlar. Hastalanınca otla çöple tedavi olurlar. Yoğurt kovasına siparişlerini yazar, para bırakırlar. Söylerim aktara halleder. Epey damacana tüketimleri var, herhalde yıkanma, çamaşır işini öyle; yemek işini tüple hallederler.”

“Peki tamirat? Hiç mi eşyaları kırılmıyor, bozulmuyor, tuvaletleri taşmıyor bu insanların?”

“Çok beceriklidirler o konularda. Kendi işlerinden geçtim, mahalledekilerin bazı onarım işlerini de hallederler. Az önce gördüğün Süleyman Amca’nın saatini başka tamir edebilen yok mesela.”

Şaşkınlığım giderek büyüyordu.

“Alışverişi yoğurt kovası ile yaptıklarını anladım. Peki parayı nerden buluyorlar?”

“Sigara sararak, dikiş dikerek, malzemesini gönderene yemek, tatlı yaparak, Fransızca, İngilizce metin tercüme ederek, dediğim gibi küçük eşya tamiratı yaparak… Dürüst, kaliteli iş yaparlar. Şikayetçi olanı görmedim. E dışarı göre hesaplılar sonra… Benim gibi sadık müşterileri çok, anlayacağın.”

Cips isteyen çocuğa para üstünü verdikten sonra devam etti.

“Birkaç kere sıkıştılar. Şamdanlarını, gümüş çatal bıçak takımlarını, vazolarını filan sattık sokağın başındaki antikacıya.”

O gün öğrendiklerim beni derinden etkiledi. Sonraki haftalarda da zihnimin tavan arasında yaşamaya devam ettiler. Sokağa her girişimde, gözümü pencerelerine dikiyor, katlarından her geçişimde kulağımı kapılarına yapıştırıyordum. Arada sırada işittiğim dokunaklı piyano ezgileri ve saat başı çalan duvar saati gongu dışında hiçbir ses duyamıyordum.

Bir keresinde arka sokakta resim atölyesi bulunan orta yaşlı bir kadını, yoğurt kovasına bir litre süt, küçük poşetlerde un, şeker, teryağı ve damla sakızı koyarken gördüm. Ne sipariş ettiğini sordum. Kadın, sağ elinin parmaklarını birleştirip “nefis” işareti yaparak: “Hayatımda yediğim en lezzetli damla sakızlı muhallebiyi onlar yapıyor.” diye yanıt verdi.

En az yarım asır boyunca esrarı çözülememiş yoğurt kovalı dairenin sırrını açığa çıkaran ise bir tesadüf, daha doğrusu kaza sonucunda bizim işçiler oldu.

Duvar ve tavan işlerini bitirmiş, zemindeki çürük rabıtaları sökmüş, tabanı düzleme aşamasına geçmiştik. İşçiler salonda çalışıyordu. Düzgün şap atabilmek için öncesinde rabıtaların altındaki harç ve kalıntıları temizliyorlardı. Ben ise içerideki odada bilgisayarımı açmış, teklif hazırlıyordum. Bir an için tak tak sesleri kesildi. Peşinden önce kadın çığlıkları, sonra da yaşlı, ürkek bir erkek sesi duyuldu:

“Hanımlara dokunmayınız!” diye bağırıyordu. “İstirham ederim, bana dilediğiniz muameleyi yapınız ama hanımlara dokunmayınız!”

Koşarak salona girdim. İşçiler ağzıları birer karış açık, zeminde açtıkları deliğe bakıyorlardı. Hemen aralarına, deliğin başına geçtim. Gördüğüm manzara, bu devre ait değildi:

Tam altımda beyaz gömlek, mavi kravat takmış, saçlarını yapıştırarak yana taramış, robdöşambrlı, seksen beş, doksan yaşlarında bir adam çenesi titreyerek gözlerimin içine bakıyordu. Aynı yaşlarda bir kadın yüzünü koltuğa kapamış, minderlerin altına saklanmaya çalışıyordu. Adam “hanımlar” dediğine göre evde en az bir bayan daha olmalıydı ama ortalıkta başka kimse görünmüyordu. Salondaki tüm eşya ve aksesuarlar, duvar kağıdı ve halılar, tıpkı adamla kadının giysileri gibi 1950’lere aitti.

Bir süre karşımdaki manzaraya, yanlışlıkla bir dönem filminin setine girmişim gibi şaşkınlıkla baktım. Sonra adamın zangır zangır titreyen elleri ve çenesi aklımı başıma toplamama neden oldu.

“Lütfen korkmayın, beyefendi.” dedim. “Size zarar vermek aklımızın ucundan geçmez. Biz üst katınızın tadilatını yapıyoruz. Ve bu deliği yanlışlıkla açtık. Hatamızı en kısa sürede telafi edeceğimize söz veriyorum.”

Kadın minderin altından, ağlamaklı, melodili bir Türkçeyle:

“Yalan söylüyordur Niko” dedi. “Sakın inanma! Ötekiler de böyle kazma, küreklerle girmişler Hristiyan evlerine.”

Bu son cümle ile zihnimdeki dağınık parçalar hızla birleşmeye başladı..

“Siz…” diye sordum. “Niko Bey… Siz kaç senedir evinizden dışarı çıkmadınız?”

Yaşlı adam:

“Bu sizi alakadar etmez beyefendi.” diye cevap verdi. “Bu ailevi bir meseledir. Yabancıları alakadar etmez.”

“Yoksa…” diye ısrar ettim. “Eylül 1955’ten beri mi?”

Yaşlı adamın beti benzi sapsarı oldu. Paniğe kapılmış halde:

“Nereden biliyorsunuz?” diye sordu. “Yoksa bunca senedir bizi müşahade altında mı tutuyorsunuz?”

“Hayır.” diye yanıtladım. “Azınlık vatandaşlarımıza yapılan o saldırılar çoktan tarihe karıştı. Artık kimse müşahade altında tutulmuyor. Türkler, Rumlar, Yunanlılar yıllardır dost.”

Bu sözler üzerine kanepede yastıklar arasına gömülmüş kadın, usulca başını kaldırıp yaşlı adama baktı. Uzunca bir sessizliğin ardından yaşlı adam:

“Haklı olduğunuzu temenni ederim, beyefendi.” dedi. “Ama lütfen kusura bakmayın. Öyle fena sahnelere, vicdansız talan ve saldırılara şahitlik ettik ki, hiç kimseye itimadımız kalmadı. Eğer buyurduğunuz gibi niyetiniz bize zarar vermek değilse rica ederim o deliği kapatın ve bizi kendi halimize bırakın.”

Talebini anında yerine getirip, deliği bir suntayla örttüm. İşçilere, asla suntayı yerinden oynatmamalarını tembihleyerek iki sokak arkadaki café’ye koştum.

İnterneti hızla tarayıp son yıllarda Türk-Yunan dostluğuna dair basında çıkan haberleri, Türklerin Yunanistan tatillerine ait fotoğraf ve istatistikleri, Fener Rum Patriği’nin Diyanet İşleri Başkanı ile görüşmesi esnasında verilen kardeşlik mesajlarını, Türk ve Yunan iş adamlarının iş birliğini geliştirme yemeklerini, Fener Rum İlköğretim Okulu ve Lisesi ile Zapyon ve Zoğrafyon okullarının faaliyette olduğuna dair duyuruları hızla derleyip hepsinin çıktılarını aldım. Koşarak daireye geri döndüm.

Suntayı tıklatarak, kaldırmak için izin istedim. Niko Bey, sebebini sordu. Açıklamalarımın ardından bir süre düşündü ve “açabilirsiniz” dedi.

Aldığım tüm çıktıları dosyalığa yerleştirdim. Rulo haline getirip delikten aşağı bıraktım. Suntayı kapatıp beklemeye başladım.

Yaklaşık iki saat sonra Niko Bey’in “Beyefendi gönderdiğiniz kağıt ve fotoğraflar söylediklerinizi destekliyor.” diyen diplomatik sesi duyuldu. “Ama takdir edersiniz ki, bu meseleyi etraflıca düşünüp, belgeleri tekrar inceleyip, eşim ve kızım ile fikir teatisinde bulunmamız gerekir. Bu sebeple bize yarın sabaha kadar müsaade etmenizi talep ediyorum.”

“Tabi, efendim. Siz nasıl isterseniz…” diyerek işçileri evlerine gönderdim. Aileyi ürkütmemek için ne Bakkal’a ne de bir başkasına konudan bahsettim. Birkaç kitapçı dolaşıp, 6-7 Eylül olayları ve 1950’lere ilişkin bulabildiğim kitapları satın aldım. Sabaha kadar utanç içinde okudum.

Sabahleyin erkenden dairedeydim. Ufak tefek tıkırtılar çıkararak orada olduğumu belli ettim. Çok geçmeden Niko Bey’in sesi duyuldu:

“Beyefendi… Kapağı açabilirsiniz.”

Aşağıda çizgili lacivert takım elbiseleri ile Niko Bey, mavi döpiyesi, krem rengi şapkası ve aynı renk saten eldivenleri ile süslü eşi Elena Hanım ve dantelli yakalı, kırmızı çiçekli elbisesi, at kuyruğu saçları ile 65 yaşlarında olmasına karşın çocuksu görünen Helen yan yana dikilmiş, bana bakıyorlardı.

Saygıyla selamladım. Tiyatro oyunlarının finalindeki seyirci selamlama sahnelerini andıran bir uyum ve nezaketle karşılık verdiler. Niko Bey titreyen sesiyle:

“Tam 62 yıl olmuş dışarı çıkmayalı.” dedi. “Zahmet olmazsa… Bize eşlik edebilir misiniz?”

“Onur duyarım.” dedim.

İki dakika sonra kapılarındaydım.

Kapı ağır ağır, gıcırdayarak açıldı. Toz zerreciklerinin uçuştuğu loş koridora doğru adımımı attım. Salona kadar üçü birden bana eşlik ettiler.

Helen’in kadife tabureye oturarak çaldığı Bach piyano konçertosunu dinlerken sessizce kahvelerimizi ve likörlerimizi içtik. Duvar saatinin gongu dokuz kez çalarken, Elena Hanım rimelli kirpiklerini kırpıştırarak bana enfes sakızlı muhallebisinden ikram etti.

Her ne kadar saat başı gong çalsa da zamanın akmayı unuttuğu bu dairede var olan herkeste, her şeyde, bir tür ağırbaşlılık ve uyum seziliyordu. Yoğurt kovası hariç dış dünya ile tüm irtibatın kesilmiş olması boş vermişliğe, amaçsızlığa, özensizliğe yol açmamış; tam tersine kendine, birbirine, geleneklere, rutinlere, nesnelere, artık var olmayan kişilere ve anılara karşı sınırsız bir sevgi ve sadakat biriktirilmesine yol açmıştı.

Tam altmış iki yıl boyunca her gün, ertesi sabah dışarı çıkılabilirmiş gibi hazır olunmuş, bunun asla gerçekleşmemiş olması bir sonraki günün hazırlığına mani olmamıştı. Bir süre sonra bu bekleyişin kendisi hayatın anlamı, gündelik yaşamın temel güdüsü haline gelmiş; zamanla dışarıdaki tekinsiz belirsizliğe kafa uzatmak bir seçenek olmaktan çıkmış, rutinle kendine yetebilen bir organizmanın parçası olma alışkanlığı, yazgı olarak kabullenilmişti.

Dünle yarının, gerçekle hayalin, canlıyla cansızın iç içe geçtiği bu loş dairede insan ölümsüzlüğe benzer bir varoluş inadı hissediyordu.

Bach konserinin bitiminde hepimiz Helen’i uzun uzun alkışladık. O da müsamereye katılmış küçük bir kız çocuğu gibi at kuyruğunu sallayıp, eteğinin ucundan tutup, tek ayağı geride yerlere kadar eğilerek bizi selamladı.

Kısa süren sessizliğin ardından Niko Bey:

“Hadi… Çıkalım o zaman.” dedi.

Hepimiz ayağa kalktık. Elena Hanım, Niko Bey ve Helen, Meryem Ana ikonasının karşısında ellerini açıp dua ederlerken, ben de çok amaçlı iş tezgahı gibi kullanılmakta olan yemek masasını incelemeye koyuldum. Masanın bir köşesinde sigara sarılıyor, bir köşesi dikiş dikmek için kullanılıyor, bir bölümü tornavidaları, büyüteci, çeşitli büyüklüklerde yay, vida ve binlerce minik parçası ile ufak bir saat tamircisinin tazgahını andırıyor, hemen onun yanında iç organları dağılmış antika bir gramofon bir an önce toplanmayı bekliyordu.

Elena Hanım’la Niko Bey kol kola girdiler. Koridor boyunca ağır ağır, gelin damat gibi törensi bir edayla yürüdüler. Eşikte durup istavroz çıkardılar. Ve Niko Bey’in ilk adımının ardından, sırayla dış dünyaya ayak bastılar.

Apartmanın dış kapısına vardığımızda üçü de ellerini kaşlarının üzerine siper ederek, gün ışığına uyum sağlamaya çalıştılar. Dışarıdaki hareket ve gürültüyle yüzleşebilecek cesarete kavuşmaları epey zaman aldı. Kollarına girdim. Ürkek kuşlar gibi titreşen yaşlı bedenlerini ağır ağır sokağa çıkardım.

Helen sevinçle mavi çamaşır ipinin ucunda rüzgarla bir hafif hafif sallanan yoğurt kovasını işaret etti. Hep birlikte başında toplanıp, altmış iki yıl boyunca dış dünyaya dokunan tek uzuvlarını minnetle okşadılar. Evlerinin buradan nasıl göründüğünü, mavi ipin aşağıdan nasıl çekildiğini birbirlerine gösterdiler.

Helen kovayı kaldırıma kadar indirdi. Birkaç kez yukarı çekip çekip bıraktı. Sesi duyan Bakkal dışarı çıktı. Onu esrarengiz komşularıyla tanıştırdım. Elena Hanım ve Niko Bey Bakkal’a yıllar süren yardımları için teşekkür üstüne teşekkür ederken Bakkal, şaşkınlık ve mahcubiyetten ne diyeceğini bilemez haldeydi. Helen ise hayatında ilk kez gördüğü simsiyah bıyıktan gözlerini alamıyordu.

Ağır ağır yürüdük. Yol boyunca üçü de tir tir titriyordu. Niko Bey ile Elena Hanım sık sık mola verip nefeslendiler. Zamanın şatafatlı binalarından birkaçını tanıdılar. Onları gömülmemiş cesetlere benzetirken zorlukla yutkundular. Binaların arasına gerilmiş çamaşırları, plastik sandalyelerini sokağa atmış pimapen çerçeveli börekçileri, çöpleri taşıp yerlere dökülmüş konteynırları, engebeli kaldırımları, şehri hastalık gibi sarmış elektrik telleriyle çanak antenleri, sümüklü, yalın ayak çocukları, tozlu, hastalıklı sokak köpeklerini, onların kıyısında kahvesini yudumlayan şortlu, uzun sakallı entelleri, aynı masada oturmalarına karşın birbirleri ile konuşmak yerine ellerindeki küçük cihazlara bakan gençleri, kaldırımlarda yürüyecek yer bırakmayan arabaları iç çekerek seyrettiler.Tek kelime konuşmadan, dişlerini sıka sıka yürümeye devam ettiler.

Işıklara geldik. Önümüzden akan metal nehrini hayret ve korku dolu gözlerle izlediler. Üçüncü yeşil ışıkta ancak karşıya geçebildik. Çöplerin, sarhoşların, çimenlerde uyuklayanların arasından sahile yürüdük. Yanımızdan bir grup çarşaflı kadın, birkaç seyyar satıcı geçti.

Az ileride, eski bir teknenin güvertesinde balık ekmek satılıyordu. Dumanı ve kokusu bulunduğumuz yere kadar geliyordu. Hiç kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Haliç yoğunlaşmış, hava kurşun gibi ağırlaşmıştı.

Helen’in gözü baloncunun kırmızı balonlarındaydı.

Derken balık ekmekçi radyosunu açtı: Denizin üstünden cızırtılı bir Zeki Müren şarkısı yükselmeye başladı.

Elena Hanım hıçkırdı. Niko Bey beton yığınına dönmüş karşı kıyıya, sevimsiz yeni köprüye, tanıyamadığı şehrine bakarken kırışık yanağından aşağı bir damla göz yaşı kaydı.

Elena Hanım dayanamadı. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Karı koca birbirlerine sıkı sıkı sarıldılar. En iyi bildikleri şeyi yaparak içlerine kapandılar.

Helen’in kulağına: “Balon ister misin?” diye fısıldadım. Küçük bir kız çocuğu gibi başını sallayıp, sevinçle elimi tuttu.

Niko Bey’den izin aldık. Ay yıldızlı kırmızı balonlardan satın almak üzere, el ele baloncuya doğru yürümeye başladık.

Öyküyü Paylaşın:

Bu Kareli Öyküleri okudunuz mu?

KARAVANA

Masadakiler, yemekhanede nadir çıkan kuru köftenin tadına doyasıya varabilmek için tek kelime konuşmuyor, iştahla lokmalarını çiğniyorlardı. Sarışın çocuk burnunu çekti. Sonra bir kez daha. Ali göz ucuyla onu izliyordu. Çocuğun omuzları şöyle bir kalkıp indi. Sonra bir kez daha… Hıçkırmaya başladı. Ali metal su bardağını doldururken bir damla gözyaşının yanık köftelerden birinin üstüne düştüğünü gördü.

HEYKELTIRAŞ

Sofraya otururken annesine: “Ölümü yenemeyeceğimi kabullendim. Ama ona öyle kolayca teslim olmamaya karar verdim.” dedi. Yumurtalı ekmekli, sucuklu, bal kaymaklı mükellef kahvaltıyı ilk gençliğindeki gibi iştahla silip süpürdü. Annesi sevinç göz yaşlarını gizlemeye çalıştı. Çay doldurmak için ocağın başına her gidişte ellerini havaya açıp, Allah’ına şükretti.

KARA SEVDA

“Selam Luciba” dedi, Hasan. “Jasmine’i gördün mü?” Genç kadın açık renk avuçlarını açarak bembeyaz gülümsedi: “Yok, görmedim bugün hiç.” Kolkola yürüdüğü kız yavaşlamasına izin vermeyince son sözcüklerini başını geriye çevirip, sesini yükselterek sarf etmişti. Hasan saatine baktı.

TARLABAŞI

Demir kapılı, cumbalı ev bakımlıydı o zamanlar. İçinde bir Rum ailesi yaşardı. Güngörmüş, iyi insanlar… Kahveleri kavruk olurdu. Tatlıları şerbetli. Esmer, küçük kızları, piyano çalmadığı zamanlar demir kapının üstündeki cumbanın camına alnını yaslar, uzun uzun sokağı seyrederdi.

Tgumusay Yazar:

Tek Yorum

  1. HİLAL
    14 Ekim 2017
    Yanıtla

    MUHTESEMMMM

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.