UZUN RÜYA

UZUN RÜYA

Seviyordu be, heyt! Hem de ne sevmek. Serçe parmağına, saç diplerine, burun direğine kadar… Böyle oluyormuş demek insan. Kalbi bir kurtulsa göğüs kafesinden, martılarla yarışacak. Çığlık ata ata, Boğaz’a dala çıka…

Sokak köpeklerine sarılmamak, yaşlıların ellerinden öpmemek için zor tutuyordu kendini. Kestanecinin al yanaklarından makas almamak… Polislerle halay çekmemek için…

Evsizleri banklarından kaldırıp, uzun uzun anlatmak istiyordu. Başka hiçbir şeye ihtiyacı yoktu çünkü insanın; bir kez olsun gerçekten sevebilselerdi, evsiz sayılmazlardı onlar da artık. Tıpkı diğerlerinin hayatlarına öylesine polis, kestaneci ve yaşlı olarak devam edemeyecekleri gibi.

***

Saat gece yarısını geçmişti. O otobüse bineli, hareket eden aracın ön camından narin elini sallayalı üç saat olmuştu demek… O zamandan beri yürüyor, yürüyordu. Arada konuştukları hassas bir konu, ellerinin yanlışlıkla birbirine dokunuşu, canım yüzünü çevirip gülümseyiverişi filan gözünün önüne geldiğinde, aniden koşmaya başlıyordu. Koşuyor, koşuyor, koşuyordu. Uçaklar gibi, koşup koşup sonunda yükselebilecekmiş gibi hissediyordu.

Nerede olduğunu, nereye gittiğini bilmiyordu. Sürekli yokuş aşağı iniyormuş gibiydi. Aynı noktadan birkaç kez geçtiği oluyordu. Umursamıyordu bunu. Duraksamıyordu. Eve gitmek istemediğini biliyordu. Bu gece uyuyamayacağını. Aşk nöbetine yakalanmıştı. Ayakta tedavi olmaya çalışıyordu.

Hava giderek soğuyordu. Ellerini ceplerinden çıkarıp kulaklarına götürdüğünde hissediyordu bunu. Ama ayaz içine işlemiyordu. Alev alev yanıyordu çünkü. Göğsünde büyüyen korla tüm şehri ısıtabileceğini hissediyordu.

***

Dehlizi andıran bir sokakta olduğunu fark etti, ürpererek. Geceleri bir başına bırakılan, dizlerini karnına çekerek saçak altlarında, depo girişlerinde uyumaya çalışan, aşkla sevdayla hiç tanışmamış bir çıkmazda.

Kepenklerini indirmiş elektrikçi ve nalburların arasında ilerledi. Sokak lambaları sarımsı zayıf ışıklar üretiyor, yanmayan lambalar yüzünden on beş yirmi metrede bir aydınlık kesintiye uğruyordu.

Herkes gibi, her şey gibi, o sokak da güzel görünüyordu gözüne. Etrafta hiç kimsenin bulunmaması aşkını bağıra çağıra haykırmasına izin veriyor; güçsüz feri mum ışığı gibi titreyen sokak lambası, romantik duygularının hepten kabarmasına yol açıyordu.

Köşedeki lambanın altında durdu. Gözlerini kapadı. O’nun gözleri belirdi zihninde. Dudakları o gözleri öpmek istercesine büzüştü. Yüzü hülyasız gökyüzüne döndü. Bir sırrını paylaşacakmış gibi elektrik direğine yaklaştı. Kalbinin ritmine kulak vererek, sesini sokakla bir denize doğru uzayıp giden binaların cephelerine çarptırarak şarkısına başladı:

“Güzel bir göz beni attı, bu derin sevdaya…”

Bulutlar hareketlendi usul usul. Tam üstünde gökyüzü aralandı; ışıl ışıl yıldızlar açığa çıktı. Bir yavru kedi uyandı, şarkıya. Kendini sevdirmeye geldi.

Elektrik teline tünemiş iki kumru, önce tedirgin oldular. Gövdelerine gömdükleri başları, boyunlarının ucunda yükseldi. Telaşla sağa sola çevrildi. Delikanlı, yavru kediyi kucağına alıp içtenlikle şarkısına devam edince, iyice birbirlerine sokuldular.

“Benziyor şimdi benim ömrüm, uzun rüyaya.”

Elektrik direğinin tam karşısındaki binanın en üst katında bir pencerenin ışığı yandı. Peşinden yanındaki. Delikanlının gözleri kapalıydı. Fark etmedi haliyle. Gövdesi öne doğru eğiliyor, elleri sözleri destekliyor, sesi giderek içleniyordu.

“Yari karşımda görsem de dalarım hülyaya…”

Aydınlık iki camda birer insan gölgesi belirdi. Pencereler sırayla açıldı. Bir kadın, bir erkek başı uzandı dışarı. Sesin kaynağını birbirlerine gösterdiler. Fazla oyalanmadan, gözden kayboldular.

Delikanlı yüzünü gökyüzüne çevirdi. Gözlerini araladı. Yıldızlar parlayarak başından aşağı yağmaya başladılar. Ya da ona öyle göründü. Elektrik telinin üzerindeki kumrular çarptı gözüne. Usul usul sallanarak şarkısına eşlik ediyorlardı. Yavru kedi başıyla delikanlının elini okşuyordu.

Sevgilisinin gülüşü geçti gözlerinin önünden. O da güldü. Kendisine gülememişti böyle dolu dolu, hayaline güldü.

Şarkının son bölümüne girmeye hazırlanıyordu ki, bir piyanonun tuşuna basıldı. Issız sokak piyanodan yükselen notalarla çınlamaya başladı.

Tanrı çalıyor sandı ilkin. Başını göğe doğru kaldırdı.

Şimdi de keman eşlik ediyordu piyanoya.

Ellerini iki yana açtı. Bulunduğu yerde dönerek müziğin kaynağını aradı. Gözleri etraftaki karanlık, dökük binaları hızla tarıyor, sokağın derinlerindeki karaltılarda ipucu arıyordu.

Bakışlarını bir kez daha gökyüzüne çevirmeye hazırlanırken gördü onları. Bölgeyi esir almış karanlığın tepesinde yan yana iki pencere, bir çift göz gibi ışıldıyordu. Pencerelerden birinin gerisinde bir kadın keman çalıyordu. Diğerinde ise sandalyeye oturmuş bir ekeğin omuzdan yukarısı gözüküyordu. Müziğin ritmine göre adamın başı hareket ediyordu.

Piyanoyla keman onun şarkısını çalıyorlardı.

Ahh, hiçbir şeye şaşırmayacaktı artık! Gözlerini kapattı, söylemeye devam etti.

“Benziyor şimdi benim ömrüm uzun rüyaya.”

Göz kapaklarının altından yaşlar akıyordu. Aşkı sesinde hayat buluyor, yukarıdan dökülen yıldızlı notalarla buluşuyor, sokağın duvarlarına çarpa çarpa sevgilisinin uzun rüyasına uzanıyordu.

İnsan bir kere sevmeye görsün; bütün evren etrafında kenetleniyordu.

 

 

 

GÜZEL BİR GÖZ BENİ ATTI BU DERİN SEVDAYA

Beste: Osman Nihat Akın

Öyküyü Paylaşın:

Bu Kareli Öyküleri okudunuz mu?

TARLABAŞI

Demir kapılı, cumbalı ev bakımlıydı o zamanlar. İçinde bir Rum ailesi yaşardı. Güngörmüş, iyi insanlar… Kahveleri kavruk olurdu. Tatlıları şerbetli. Esmer, küçük kızları, piyano çalmadığı zamanlar demir kapının üstündeki cumbanın camına alnını yaslar, uzun uzun sokağı seyrederdi.

BİNDALLI

Etraflarından oluk oluk insan akıyordu. Esma babasının omzunu, çocukluğunu, annesinin elini bırakmak istemiyor, Cevat derin derin nefes alarak kendine gelmeye çalışıyor, beresini aşağa çekerek kulaklarına indiriyordu. “Sen benim…” dedi sonunda… “Biricik kızımsın. Kılına zarar verirlerse bir dakika düşünme dön evine.”

MADAM KROPKA

Kocası öldüğünden beri tepeden tırnağa siyah giyinir. Siyah bisiklete biner. Siyah kahve satar. Genellikle siyah konuşur. Siyah tenteli bir kafesi vardır. Onun önünde dikilir. Eteğinin altına kocasının siyah çoraplarını giyer. Elleri hep ceplerindedir. Cebindekiler her gün değişir. Telaşlı, somurtkan, düşünceli birilerini görmesin, dişi örümcek gibi ağını atar. Kaldırımdan çekip, kafesine sokar.

LİMAN

Erkek, denizde olmayı seviyordu. Bembeyaz bir gömlek sırtında, göğsü yelkenli gibi rüzgarla dolu… Güneşin altında büyümüş bir ter damlası gibi mavinin sırtında kayarak uzaklaşmaktaydı aklı fikri. Kendini bildi bileli… Kadın karada köklenmek üzere yaratılmıştı. Saçlarını, eteklerini uçuşturarak limanda dolaşmak… Yüzünü ufka çevirerek, evrenin tüm güzelliğini; dalganın ritmini, rüzgarın okşayışını, gökyüzünün kavrayışını, dağların yükselişini özümsemek…

Tgumusay Yazar:

Tek Yorum

  1. emel
    20 Ocak 2017
    Yanıtla

    Tolga Bey
    bir duygu bu kadar mı güzel anlatılır.
    Gerçi sevdaya duygu demek çook sığ kaldı. Hep söylerim kalbimi titreten sevda olmaza beni ateşe vermese ayaklarımı yerden kesmese sabahlara umutlu mutlu uyandırmasa bu karanlık dünyaya nasıl dayanırdım.
    ben bu dünyanın bana hem iyi hep iyi davrandığını düşündüğüm şanslılarındanım.
    kalbimi titreten herkese selam ederim
    sizde beni güzellemelerinizle besleyen efendilerden birisiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir