DALGA TERBİYECİSİ

DALGA TERBİYECİSİ

Kendini bildi bileli Boğaz kıyısında, balıkçıların arasında olmaya; iyot kokusunu içine çekerek denizle bir ürpermeye, kabarmaya, sallanmaya bayılırdı.

Gözlerinin rengi, Boğaz’ınki gibi günden güne, bazı günler saatten saate değişirdi. Kimi zaman yeşile, bazen griye çalar, hava güzelse basbayağı maviye dönerdi. Gözbebeklerinin Boğaz’ın rengiyle tıpatıp aynı tona bürünmesi için bakışlarını uzun süre sudan ayırmaması gerekirdi.

Bazen saatler süren bu kesişmeler esnasında kafasına taktıkları, takıp da farkında olmadıkları, çoktan unuttuğunu sandıkları, gelecek olasılıkları Boğaz’ın dalgaları gibi zihninin duvarlarına çarpıp çarpıp çekilir, her çarpmanın ardından kafasının içindeki uğultu biraz daha hafifler, bu da onu rahatlatırdı.

Hayatta kendini en iyi hissettiği anlar, göz renginin, kalp ritminin ve zihin berraklığının denizle bir olduğu zamanlardı. Öyle anlarda tüm yüklerinden kurtulmuşçasına rahatlar, kendini bir martı kadar hür, bir balık gibi kıvrak, Şehirhatları vapuruymuşçasına güçlü hissederdi.

Uzaktan geçen bir tankerin yarattığı dalgalar korkunç bir mide bulantısına neden olabilirdi öte yandan, yanındaki bir balıkçının oltasında çırpınarak sudan kopan bir balık, derisine kanca batmış gibi acı çekmesine yol açabilirdi.

Denizin parçası olarak gördüğü balıkları çok sever, onların öldürülmesinden büyük üzüntü duyardı. Kordondaki yerinden olmamak için diğer balıkçılar gibi elinden eski kamışını eksik etmez, ucuna kurşun bağlı çengelsiz misinasını arada bir usta hareketlerle denize savurur ama açlıktan ölecek olsa yine de balık tutmayı aklından geçirmezdi.

Boğaz’la bütünleştiğinde onun hareketlerini kendi bedeninde ve ruhunda duyumsayabildiğini çocukluğunda keşfetmişti. Bir kış günü şaşkınlık içinde, bu keşfini bir adım ileri götürdü.

O gün hava hem soğuk, hem yağışlı hem de rüzgarlıydı. İnatçı poyraz deniz kıyısında dikilmeyi dahi zorlaştırıyor, bulutlardan topladığı yağmur damlacıkları ile denizden kopardığı su taneciklerini, yakaladıklarının yüzüne, gözüne püskürtüyordu. Balıkçıların çoğu ayakta durmayı dahi zorlaştıran dondurucu hava yüzünden, kimisi de misinasının dolanmasından çekindiği için balığa çıkmayınca, koskoca sahil şeridi ona kalmıştı.

Yağmurluğunun başlığı kafasında, emektar oltasız kamışı elinde, birkaç saat boyunca neredeyse kıpırdamadan Boğaz’la bütünleşti. Artık gözleri kül rengi bakıyor, dalgalarla aynı ritimde soluk alıp veriyordu.

Tam o esnada arkasındaki yolda önce uzun ve acıklı bir fren sesi duyuldu. Sonra iki araba çarpıştı. Kısa süren sessizliğin ardından sürücüler araçlarından fırladılar ve bağrışmaya başladılar. Küfürleştiler, itiştiler ve nihayet yumruklaştılar. Diğer araçlardan inenler öfkeli adamları ayırmaya çalışıyor, olay bastırılacağına anlamsızca büyüyordu.

Grileşmiş gözlerini tekrar Boğaz’a çevirdi. Birkaç dakika içinde bütün huzurunu kaçıran kazaya ve kustukları kinle içini kapkara bir kasvet bulutuyla dolduran kazanın faillerine içerledi. Bir süredir tutmakta olduğu nefesini öfff diye bıraktı. Öflemesi ile birlikte hafif hafif çalkalanan denizin ortasından dev bir dalga yükseldi.

Önce bu eş zamanlılığın rastlantısal olduğunu düşündü. Kendisi deniz gibi hissedebiliyordu ama denizin onun gibi hissetmesi…

Sinirini bozan başka bir olay düşündü. Bir türlü onartmadığı klozet akıntısı ile banyosunun tavanını yosun kaplatan kaba ve yüzsüz üst kat komşusunun ablak suratı geldi gözünün önüne. Kaşları çatıldı, göğsü kabardı, yanakları balon gibi şişti. Ve bir kez daha öfledi. Boğaz kırbaçlanmış gibi yükseldi yine, dalgası seti aştı bu defa, ayakkabılarını ıslatacak kadar taştı.

Boğaz’la bütünleşmesinin yalnızca kendisini değil Boğaz’ı da etkilediğini işte böyle öğrendi. O gün bomboş sahil şeridinde rahat rahat denize göbek attırdı, hoplattı, sıçrattı, savurdu. Okşadı, sakinleştirdi. Kırbaçladı, kızdırdı. Kordonu baştan aşağı yıkattı.

Hava kararana dek, ihtiyaçlarından fazla balık yakalamalarına rağmen daha fazlası için olta sallamaya devam eden balıkçıları nasıl sırılsıklam edeceğinin, denize çöp atanları nasıl o çöplerle yer değiştireceğinin, seyyar satıcıları kovalayan zabıtaları nasıl engelleyeceğinin, yazın yaşlı köpekleri nasıl serinleteceğinin provasını yaptı.

Öyküyü Paylaşın:

Bu Kareli Öyküleri okudunuz mu?

MAVİ KUŞ

Kuş cıvıltısıyla uyandı. Su şırıltısıyla. Bir kavak dalı uzandı penceresine doğru. Yaprakları nazlı nazlı hışırdadı. Ağustos böceği öttü zeytinliklerin o yandan. Bir kurbağa atladı dereye. Yavru olsa gerek, az su sıçrattı…Tek gözünü araladı. Bir bulut belirdi köpük köpük. Sonra öteki göz kapağını. Mavi bir su kuşu kondu kavak dalına. Her sabah aynı kuş. Fatması gittiğinden bu yana, her sabah aynı sabah…

EGE RÜYASI

İşte O, bir tek bu saatlerde gerçekten nefes aldığını hissediyor, baba yadigarı “Rüya” adlı sandalının küreklerine asılarak karadan uzaklaşıyordu. Özellikle bir hedef belirlemiyor ama ilginç bir şekilde her gece kendini aynı sularda buluyordu. Duracağı yeri ve zamanı gözlerinin yıldızlar gibi seğirmesinden, sandalının yakamoza karışmasından ya da başının üstünde aniden beliriveren kar beyazı bir martıdan anlıyordu.

KARA SEVDA

“Selam Luciba” dedi, Hasan. “Jasmine’i gördün mü?” Genç kadın açık renk avuçlarını açarak bembeyaz gülümsedi: “Yok, görmedim bugün hiç.” Kolkola yürüdüğü kız yavaşlamasına izin vermeyince son sözcüklerini başını geriye çevirip, sesini yükselterek sarf etmişti. Hasan saatine baktı.

FIRFIR HÜSNÜ

Sabah dokuz dedin mi Kariye Müzesi’nin önündedir. Sol elinde bir salkım çıngıraklı topaç. Sağ elinde ucuzundan bir dal sigara. Yakalar kalkık. Surat asık. Turist olmaz pek o saatlerde. Olsun da istemez. Olmasın diye biraz erken gelir zaten. Tarihi kiliseye karşı oturur. Dumanı basar ciğerine. Arka taraftaki Pembe Köşk adlı kafeden tanıdık bir ezgi yükselir muhakkak. Romana tüm ezgiler tanıdık… Alır onu, kendi tarihine götürür.

Tgumusay Yazar:

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir