TELKARİ

TELKARİ

Sultanhamam’daki tarihi han, her pazar olduğu gibi, o gün de ürkütücü bir sessizlik içindeydi. Sıvaları dökülmüş, yer yer yosun tutmuş duvarlar, dükkandan çok zindana aitmiş gibi görünen paslı, parmaklıklı kapılar, kırık dökük, aşınmış merdivenler, kat aralarına ve avlu çevresine terk edilmiş el arabaları, yırtık minderli sandalyeler, ayağı eksik masalar, kolçağı noksan koltuklar, tezgahtarsız, müşterisiz dükkanlar, hep birlikte hafıza kaybı yaşıyordu. Ne geçmişini hatırlayabilen, ne de bugünkü işlevlerini yerine getirebilen bu güruh, bir günlüğüne tatil yapan iş hanından çok, yıllar önce karanlık sulara gömülmüş bir geminin enkazını andırıyordu.

Avlunun tam ortasında durdu. Yüzünü gökyüzüne çevirdi. Hava soğuktu ama güneş gören yerler ısınıyordu. Topallayarak kemerin altında kayboldu. Az sonra eski bir sandalye ile geri döndü. Oldukça ağır hareket ediyordu. Küçük, dengesiz adımlarla avlunun tam ortasını buldu. Sandalyeyi -sanki ses çıkarsa etrafta bundan rahatsız olacak birileri varmış gibi- usulca yere bıraktı. Cebinden kumaş mendilini çıkartıp alnındaki teri sildi. Mendilini geri koyarken telkari işleme gümüş tespihini çıkardı. Sandalyeye usulca oturdu. Yüzünü bir kez daha gökyüzüne çevirdi. Derin bir nefes aldı. Göz kapaklarını ağır ağır kapattı. Dudakları tebessüm eder gibi gevşedi. İnceden bir memleket türküsü mırıldanmaya başladı. Tespihle türküye ritim tutuyordu.

Hayatının en huzurlu anları bu pazar öğlenleriydi.

Ayağındaki aksama doğuştandı. Çocukken gittikleri doktor, bir an önce ameliyat olması durumunda düzelebileceğini söylemişti. Ancak aynı yıl babasıyla büyük ağabeyini kan davasında kaybedip, küçük ağabeyi de hapse düşünce, üç ablası ve annesi ile verdikleri yaşam mücadelesinde sıra bir türlü onun tedavisine gelememiş, zamanla sakatlığı ona özgü Allah vergisi bir özellik olarak kanıksanmıştı.

Anacığına, ablalarına erkeklik yapmak, eve ekmek getirmek için çocuk yaşta çaldığı kapılar ya ayağı, ya çelimsizliği ya da eğitimsizliği öne sürülerek yüzüne kapanmış, canını her şeyden çok bu çaresizlik yakmıştı. Derken Midyat’ta bir gün taş bir binanın önünden geçerken içeride tel haline getirdiği gümüşü işleyerek tılsımlı figürler oluşturan Corc Usta’yı görmüştü. Büyülenmiş gibi, gümüşten bir çiçeğin adamın hünerli ellerinde sabır ve özenle tel tel açışını izlemiş, sonra da içeri dalıp o usta elleri öperek, kendisine bu sanatı öğretmesi karşılığında ne dilerse yapmaya hazır olduğunu söylemişti.

O gün bugündür ekmeğini Corc Usta’dan öğrendiği meslekten kazanıyordu. Geçtiğimiz yıl en küçük ablası evlenip, birkaç ay sonra da anacığı bu dünyadan göçünce; yıllardır Midyat’tan mal almaya gelen İstanbullu bir kuyumcunun iş teklifini kabul etmiş, soluğu Sultanhamam’da almıştı.

Handaki dükkanda kalıyordu. Kendisi gibi handa geceleyen başkaları da vardı. Ama pazar günleri hepsi gezmeye çıkardı. İşte o zaman, tıpkı hayatta olduğu gibi handa da sakat ayağıyla bir başına kalınca, bugünkü gibi avlunun ortasına oturur, yüzünü gök kubbeye çevirir, bakışlarıyla bulutları lif lif, tel gibi ayırmaya başlar, sonra onları incecik çeker, iskeleti yapar, içini doldurur, toz kaynağı niyetine bir tutam külü üstüne serpip üfleyerek kaynatır, montajı tutturur, göz kapaklarıyla cilasını atar, sabır ve sevgiyle oluşturduğu figürü uzun uzun izledikten sonra simli bir uçurtma gibi sonsuzluğa salıverirdi. O figür bazen anacığının, bazen ablalarının, bazen hapisteki talihsiz ağabeyinin, bazen de rahmetli Corc Usta’nın yüzü olurdu. Sevdiklerine dua niyetine gönlüyle işlediği telkariler göndermek içini huzurla doldurur, işte bu yüzden pazar günlerini bir başka severdi.

Cebinden eksik etmediği kuru ekmekten bir parça ufalayıp kumrularla serçeleri keyfine ortak etti. Hanın topal kedisi ağır ağır yaklaşıp sandalyeye zıpladı. Sereserpe kucağına uzanan hayvanın sarı tüylerini, beyaz gerdanını okşadı. Hayatta hiç kimseye yük olmamanın, kimseden bir şey beklememenin hafifliğini tüm benliğinde hissetti. Özlediği herhangi birini ya da bir şeyi parmakları ve bakışlarıyla var edebileceğini bilmek içini hazla doldurdu. Hayalle gerçek arasındaki fark, eğer tanık olacak başkaları da varsa önemliydi. Tam da bu yüzden yalnız ve hür olduğuna şükretti.

Birkaç kuş daha ürkekçe kanat çırparak ayaklarının dibine inip, ekmek kırıklarına ortak oldu. Ciğerlerini serin havayla doldurdu. Göz kapaklarını ağır ağır kapattı. Yüzünde bir tebessüm belirdi. İnceden bir memleket türküsü mırıldanırken, telkari işleme gümüş tespihiyle türküye ritim tutuyor, göz ucuyla bir sağa bir sola sallanan tespihi yakalamaya çalışan topal kediyi izliyordu.

Öyküyü Paylaşın:

Bu Kareli Öyküleri okudunuz mu?

HAYALİ

Yolumun üstünde sarı bir ev vardı. Dış cephesinin yumurta sarısına boyanmış olması değildi onda dikkatimi çeken. Ne de olsa mahalle, alçakgönüllü yaşam tarzı ile tezat oluşturacak kırmızı, yeşil mavi, hatta mor, pembe renkli binalarla doluydu. Sarı evin farkı, çocuklar için esrarengiz bir çekim noktası olmasıydı. Ev sahipleri, çocukların bakışları pencere hizasına ulaşabilsin diye binanın dış cephesine demirden bir çıkıntı bile yaptırmışlardı.

TEKLİF

Kız: “Koşarken, koştuğumu unutmayı seviyorum.” diyor. Erkek: “Öperken sevdiğini unutmak gibi…” derken Kız’ın saçlarına bir buse konduruyor. Çığlık çığlığa bir martı geçiyor başlarının üstünden. Ürperiyor Kız. “Koşmasaydım sana rastlayamazdım.” diyor. Erkek: “Sana rastlamasaydım, aşk peşinde koşmazdım.” diye tamamlıyor.

İŞARET

Önünde iki feribot babası. Birinin boynuna deniz rengi halat sarılmış. Diğeri çıplak ve hür. Ona yakın duruyor kız. İki yeşil halat çımacıdan habersiz yılan gibi sarkmışlar geminin korkuluğundan aşağı. Uçları denizde, feribot ilerledikçe denizi çiziyorlar. Dokundukları yeri tatlı tatlı gıdıklıyorlar. Kızın üstünde krem rengi bir trençkot. Önünü kapayınca altındaki şort görülmez olmuş. Çıplak yani bacakları. Yakın durduğu iskele babası gibi: Yalnız ve hür.

UÇAN HELVA

Pırıl pırıl bir yaz sabahıydı. Her bayram yaptığımız gibi büyüklerin ellerinden öpmüş, arkadaşlarla birlik olup konu komşunun kapısını çalmış, ayaküstü ziyaretlerimizi tamamladıktan sonra da, ağızlarımızda sakızlı şekerlerden koca birer yumruk, soluğu parkta almıştık.

Tgumusay Yazar:

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir