KEDİ MEMO

KEDİ MEMO

Küçükken tıka basa antika eşyalarla dolu dükkanlarında, babası misafirleriyle çay içip laflarken o kendine kuytu bir köşe bulur, büyük bir tablonun arkasına, on sekizinci yüzyıldan kalma bir çalışma masasının altına ya da şanslıysa eski bir Osmanlı koltuğunun köşesine kıvrılır, göz kapakları gerçekle hayal arasındaki yumuşak dokuda kırpışıp dururken o altın varaklı aynalarda beliren prenseslerle sohbete dalar; pastoral yağlıboya tabloların büyülü dağlarında, esrarengiz ormanlarında, ceylanların su içtiği nehir kıyılarında dolaşır; gramofondan yükselen taş plak şarkılarının kaydedildiği stüdyolara konuk olur; tam opal şekerlikten aldığı lokumu ağzına götürecekken babası tarafından dürtülüp uyandırılırdı.

“Bu dükkanda senden antikası yok! Eşyaların tozunu almadığın, yerleri süpürmediğin, müzayede kitaplarını okumadığın, çay söylemeye zahmet etmediğin yetmiyor, bir de her defasında bir delikte sızıp insanın yüreğini ağzına getiriyorsun. Gözüm görmesin seni bir daha burada.” diye söylenir ama ertesi sabah Memo’yu elinde iki kişilik sefer tası ile giyinmiş kuşanmış sokak kapısında kendisini bekler bulunca dayanamaz, başını iki yana sallayıp oğlunun peşine takılmasına ses etmeden dükkanın yolunu tutardı, babası.

Başka da seçeneği yoktu, hoş. Eşi üç yıl önce aniden bu dünyadan göçüverince oğlu ile baş başa kalmıştı. O zamana kadar vasat bir öğrenci olan Memo, rüyalarında annesi ile görüşmek için derslerde uyuklamayı alışkanlık haline getirerek üst üste iki yıl sınıfta kalınca okuldan atılmış, babası da hem meslek öğrensin hem de genç yaşta bu yarı uykulu haliyle başını daha fazla derde sokmasın diye oğlunu dükkana getirmeye başlamıştı.

Babasının görmüş geçirmiş müşterisi General Amca’nın en sevdiği deyişti: “Derdi veren Allah dermanını da verir.” Memo da çocuk yaşta annesiz kalmanın acısını, babasının dükkanında arkadaşsız büyümenin yalnızlığını, hiçbir zaman yakışıklı, zeki, yetenekli, başarılı biri olamayacak olmanın kederini uyku ile örtbas ediyordu. Uyku onun için hem bir kaçış, hem de gerçek hayattaki kayıplarını telafi edebileceği eşsiz bir alemdi. Hayatı ne kadar gri ve tozluysa, rüyaları da o kadar rengarenk, ışıltılıydı. Gündelik yaşamda hiç ilgisini çekmeyen bir nesne, rüyasında yaşama dair gizler fısıldayan sihirli bir varlığa dönüşebiliyordu. Eşyalar konuşuyor, resimler canlanıyor, heykeller dans ediyor, bozuk daktilolar dünyanın en güzel mektuplarını yazıyordu.

Dükkana yeni gelen eşyalar, babasının onlarla ilgili müşterilerine anlattığı hikayeler, zamanında annesinden dinlediği masallar, vitrinin önünden geçen güzel bir kız, eskiden bayram günlerinde ziyaret ettikleri -anne tarafından- güler yüzlü akrabalar, balıkçılar, martılar, fırıncı, tam uykuya dalarken çın çın bardağa vuran çay kaşıkları; hepsinin sesi, görüntüsü, öyküsü birbirine karışıyor, ortaya seyrine doyum olmayan geçitler, sahneler, kompozisyonlar çıkıyordu.

Babasının, esnaf arkadaşlarıyla sohbet ederken sık sık tekrarladığı “Allah’tan aslan gibi bir oğlan istedim, o bana her fırsatta uyuklayan bir kedi yavrusu verdi.” yakınmaları, zamanla bizimkinin “Kedi Memo” diye anılmasına yol açmıştı. Bu lakap ilk zamanlar Memo’nun canını sıktıysa da, bambudan bir sallanan sandalyede uykuyla uyanıklık arasında beşik gibi gidip geldiği bir gün olanlar, yeni ismiyle barışmasına sebep olmuştu.

O gün, Memo yarı açık göz kapaklarının altından, dükkanın arka kısmındaki bir müşterinin Napolyon dönemine ait bir kül tablasını çantasına attığını görmüş, sandalyeden fırlamasıyla kadının çantasını yakalaması ve kül tablasını babasına göstermesi bir olmuştu. Hırsız, polise teslim edildikten sonra babası, “Aferin lan, kedi olalı bir fare tuttun sonunda!” deyince ilk kez kediliğin fena bir şey olmayabileceğini idrak etmişti.

Babası günden güne yürümesini zorlaştıran bel rahatsızlığı yüzünden evden çıkamaz olunca, Kedi Memo dükkanı tek başına açmaya başladı. Oğlu otuz yaşını geçmişti ama babası son derece kaygılıydı. Yüzüne karşı, “Sen bütün gün uyursun, birkaç aya kalmaz bizim emektar dükkan topu diker.” diye karamsar tahminlerde bulunuyor, Memo’yu okumamakla, araştırmamakla, eşyaların yapılış tarihini, dönemini, malzemesini bilmemekle suçluyordu. Ne de olsa insanlar dükkana eski bir ahşap, mermer, cam ya da bronz parçası almaya gelmiyor, hayatlarındaki eksikleri dolduracak, sıradan yaşamlarına anlam ekleyecek hikayeler peşinde koşuyorlardı.

Evde geçirdiği ilk ayın sonunda babası hesapları incelediğinde Memo’nun satışları düşürmeden işleri yürütmeyi başardığını, stoklarında da herhangi bir eksilme bulunmadığını gördü. Memo, dükkanın kapısına bir çıngırak takmış, her defasında içeri biri girdiğinde uyanıp yerinden fırlamış, böylelikle güvenlik ve müşteri kaçırma sorunlarını çözmüştü.

İkinci ay, pasajın kazan dairesinde doğuran kedinin yavrularından birini nüfusuna geçirdi. Marangoza “Antikacı KEDİ MEMO” yazılı bir tabela yaptırdı, giriş kapısının üzerine astı. Vitrinden bakıp içeride kedisiyle birlikte uyuyan sevimli Memo’yu gören müşteriler tebessüm ederek diğerlerinden çok da farkı olmayan dükkana sempati duymaya, daha fazla ziyaret etmeye başladılar. İkinci ayın sonunda satışlar babasının zamanından daha iyi durumdaydı. Hayatı boyunca sayılı kez oğluna iltifat eden babası bir sabah kahvaltıda Memo’ya, “Artık sana öğüt vermeyeceğim. Nasıl biliyorsan öyle yap.” deyince Memo’nun moral ve cesareti hepten arttı.

Artık peşinden ayrılmayan kedisiyle yalnızca müşterilerine günün her saati güler yüz göstermiyor, dükkandaki nesnelere ait rüyalarını hikayeleştirerek, tatlı tatlı anlatıyordu. Porselen ayaklı gaz lambasının gövdesindeki yel değirmeni resminin, sahibi gece fitile üflemeyi unutursa döne döne alevi söndürmek üzere nakşedildiğinden söz ediyordu örneğin.

On dokuzuncu yüzyıl giysili porselen bebeğin her gece şu oval aynanın karşısına geçerek sarı saçlarını uzun uzun taradığını, hatta aynanın köşesindeki sırların da bebeğin güzelliğine dayanamayıp yer yer döküldüğünü anlatıyor, bebekle ilgilenen müşteri hiç aklında yokken bir anda kendini aynanın da parasını öderken buluyordu.

Natürmort yağlı boya tablodaki çiçeklerin göbeklerindeki minicik delikleri yakından gösteriyor, zamanında bahçeli bir konağın duvarında asılı bulunan resimdeki çiçekleri arıların gerçek sandığını, nektar toplayabilmek için etrafında uçuşup durduklarını, beceremeyince de sinirlenip iğneleriyle bu delikleri açtıklarını anlatıyordu.

Arzu ettiği aşkı bir türlü yakalayamamış orta yaşlı, zengin ve hülyalı bir kadın müşterisine; kristal, üç katlı zarif şekerliğin yanı sıra, kız istemeye giden paşaların kupa arabalarına asılan feneri, bir Fransız şanson taş plağını ve onu çalacak gramofonu bir çırpıda satıvermişti. Kadın öylesine mutlu ayrılmıştı ki dükkandan, telefon numarasını bırakmayı da ihmal etmemiş, yeni romantik eşyalar gelince muhakkak önce ona haber vermesini tembihlemişti.

Artık hiç kimse Kedi Memo’ya tembel demiyor, tam tersine müşteriler günün ortasında altın varaklı çerçeveler arasında bir bebek gibi uyuyan bu sevimli adamı sevgiyle seyrediyor; geçmişle bugün, hayalle gerçek, nesnelerle insanlar arasında kopmuş bağları ince ince, ilmik ilmik, sabır ve yaratıcılıkla ören bu uyku seanslarını doğaüstü bir olaya tanık olmuşçasına hayranlıkla birbirlerine anlatıyorlardı.

Babası… Sabahtan akşama kadar evde sıkıntıdan patlıyor, geceleri pek uyuyamıyor, uyuyakaldığı ender zamanlarda da kabustan başka bir şey görmüyordu.

Konuyu utana sıkıla oğluna açtığında Kedi Memo şöyle bir iç geçirdi. Gerdanını kırdı. Temkinli ve düşünceli hekim tavrı takınarak, uzun süreli ihmale bağlı olarak düşlerini kurutmuş olabileceğini açıkladı. Onların en çok kuytularda gizlendiğini hatırlatarak, evin hangi köşelerinde görülebileceği ile ilgili tavsiyelerde bulundu. Son olarak da, eğer iyi davranacağına söz verirse, uykuya dalma konusunda rehberlik etmesi için birkaç günlüğüne kedisini evde bırakabileceğini söyledi.

Öyküyü Paylaşın:

Bu Kareli Öyküleri okudunuz mu?

FERAHFEZA

Ev arkadaşı kemençeci Yorgo ile Yedikule kapısından geçmektedirler bir Mayıs akşamüstüsü. Sazları ellerinde. Tatlı bir meltem yalıyordur yüzlerini. Sabah denize girmişlerdir surlardan. Saçları dalga dalga deniz kokmaktadır hala. Tenleri yanık. Beyaz gömlekler sırtlarında. Uçları sararıp kıvrılmış göğüs kılları yakalarından gençlik iştahıyla fışkırmış. Dünyayı fethetmeye hazırdır ikisi de.

Tamamını okuFERAHFEZA

TARHANA ÇORBASI

Poyraz deniz tarafından bıçak gibi soğuk ve keskin esiyor. Ortaköy’ün daracık, loş sokaklarında üç gölge titreşerek ilerliyor. Esma, babası ile babaannesinin arasında isteksizce, tabanlarını arnavut kaldırımına sürte sürte yürüyor. Paltosunun rengi gibi al al olmuş yanaklarını şişirerek kendi uydurduğu tekerlemeyi söylüyor: “Çok yoruldum… Çok acıktım… Çok üşüdüm… Çok yoruldum… Çok acıktım…”

Tamamını okuTARHANA ÇORBASI

GÖZLERİNİN İÇİ

O sahneye çıkmadan önce Hamiyet, Zeki Müren ve Münir Nurettin plakları çalınır, sakız gibi bembeyaz masaörtülerinin üzerine dizili piyatalarda kekikli zeytin, çiroz salatası, Ermeni pilakisi, lakerda, midye dolma ve ince kesilmiş beyaz peynir ikram edilirdi. Rakı kadehlerini tokuşturup, mezelerden tadarak günün yorgunluğunu atan konuklar, Laternacı Niko ile hepten havaya girerlerdi.

Tamamını okuGÖZLERİNİN İÇİ

AHMED

Poyrazın iliklere kadar işlediği bir Aralık günü. Asfalt bozuk. Trafik sıkışık. Çöpler vıcık vıcık. Ahmed hızlı hareket ettiğinden soğuğu hissetmiyor. Zaten uzun süredir, hiçbir şey hissetmiyor. Çekçek arabasıyla, adım adım ilerleyen araçların arasından yıldırım gibi geçiyor. Plastik saplı, ince bir demir çubuk tutuyor sağ elinde: Bir rulo fırça kalıntısı. Çöpleri onunla karıştırıyor.

Tamamını okuAHMED

Tgumusay Yazar

Bir Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir